<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221</id><updated>2012-01-16T20:37:57.644+02:00</updated><category term='Her Şey Uyuduğu Zaman'/><category term='Para Kasanıza Kaç Metafor Sığar?'/><category term='Star Trek&apos;ten Atlayan Kaplumbağa'/><category term='Gururlu 1 ceket'/><category term='Maça valesiyle aşık atan ulu şair'/><category term='En kıyak salgınlara bir dedektif doktor'/><category term='Dâhi Geliyor'/><category term='Radikallerin Öğle Uykusu Derindir'/><category term='Lusi Kayıp'/><category term='Yeni Bir Hayat Hayal Et Oyunu'/><category term='Bir Türkü Kendin Yakar'/><category term='Üç Duvar'/><category term='Kalktı göç eyledi'/><category term='Gözler'/><category term='Yirmi Birinci Asra Nefî&apos;nin Yuvarladığı Bakla'/><category term='Patti&apos;yle dolmuş seferi'/><category term='Kötü Şiir Prematüre'/><category term='bir tablet majezik'/><category term='Telegram'/><category term='Kaderin Konforu'/><category term='Ece Ayhan Şiiri Üzerine'/><category term='Seri katilin hüznü: Dexter'/><category term='Unutulmaz film replikleri'/><category term='Bağcılar&apos;da Aksak Doğaçlama'/><category term='Yeni eleştirmen'/><category term='Makinedeki Melek Doktrini'/><category term='Dünyayı bir kenara yazmak'/><category term='Süleyman'/><category term='Şiire Başlamak versus Siyasete Başlamak'/><category term='Dibek Dövücüsünün Hınk Deyicisi'/><category term='Şapkalarınızı Çıkarın'/><category term='Osip&apos;in Ölüsünü Kaldıran Nadezda'/><category term='Modernlik Üzerine Kuruntular'/><category term='karıncalar'/><category term='Suya Rüya Anlatan Kadınlar'/><category term='İki Ölüm'/><category term='Aslan burcunun özellikleri'/><category term='İyi Şiir Yedi Canlıdır'/><category term='Sokak Hali'/><category term='Henry Sen Hâlâ Burada Mısın?'/><category term='Gerçekçi Şiir'/><category term='Dumanın İçinden'/><category term='Lanetlilerin Saç Stili'/><category term='Diktatörün İdamı'/><category term='Kaygılı İkindi Hanı'/><category term='Fotoğrafın yırtılıverdiği yer'/><category term='Kerasuslular'/><category term='Şarkı'/><category term='Asya’da Kabaran Ekmek'/><category term='Rus Ruleti Oynayan Kahramanlar'/><category term='Bir Gün Kapınızda Hızır'/><category term='This Is The End Versus Kanaat Ekonomisi'/><category term='Battlestar Galactica&apos;daki İslamcı&apos;nın İtirafları'/><category term='İstanbul&apos;da yürümek/Eyüp'/><category term='Baretta'/><category term='Nietszsche&apos;den Aforizmalar'/><category term='Ben Aşktan Nefret Ederim'/><category term='Yaşlanmak Bilmez Adamın Şarkısı'/><category term='Ahmet Haşim’in ‘O Belde’sini Bulmak İçin Dersler'/><category term='The perplexities Of Nâzım Hikmet'/><title type='text'>SEYRÜSEFER</title><subtitle type='html'>mustafa akar</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>56</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-9110109769777822188</id><published>2012-01-14T17:16:00.000+02:00</published><updated>2012-01-14T17:31:29.234+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İki Ölüm'/><title type='text'>İki Ölüm</title><content type='html'>&lt;b&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;Erbakan ve Denktaş&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-qx8iY6mE3Mk/TxGfCAq6wTI/AAAAAAAAAjM/dljAcqHHsnI/s1600/images%2B%25282%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="176" src="http://2.bp.blogspot.com/-qx8iY6mE3Mk/TxGfCAq6wTI/AAAAAAAAAjM/dljAcqHHsnI/s400/images%2B%25282%2529.jpg" width="286" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım lise yılları olmalı. Denktaş Giresun'a gelmiş. Elinde fotoğraf makinesi çevredeki her şeyi çekiyor. Biz öğrenciler de sırada onu izliyoruz. &lt;br /&gt;Tatlı bir tebessümü vardı Denktaş'ın. Çocukluk yüzlerimden biriydi. Bir direnişçiydi. Kıbrıs adası için bir arada yaşamı seçmiyor diye eleştirildi. &lt;br /&gt;Tam bağımsızlık istedi Denktaş Kıbrıs için. &lt;br /&gt;Son dönemde adı 'darbe' haberlerine karıştı. Bilinmez işler. &lt;br /&gt;Dünyaya ve Batı'ya karşı kendini savunamayan iktidarların en çok kızdığı adamlardan biriydi aslında. &lt;br /&gt;Özal'a da Demirel'e de çok çektirdi. Biraz başına buyruktu. &lt;br /&gt;Özal, bağımsızlık ilan etmesinden korkuyordu. O korkulanı yaptı. Bir sabah dünyaya Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adını duyurdu. &lt;br /&gt;En çok da Erbakan'la anlaştı. &lt;br /&gt;Erbakan'a sadece İslami gerekçelerden dolayı &lt;b&gt;'mücahit'&lt;/b&gt; demezler. Aynı zamanda Kıbrıs'ta gösterdiği cesaretten dolayı da &lt;b&gt;'mücahit'&lt;/b&gt; sıfatını uygun görür halkımız. Çünkü Ecevit her şeyi boşverip müdahaleyi ertelerken, tam da Batı'da &lt;b&gt;'ziyaret'&lt;/b&gt;teyken Erbakan 74 harekâtının &lt;b&gt;'çıkış'&lt;/b&gt; emrini verir. &lt;br /&gt;Nedendir bilinmez ya da bilinir, sonradan Kıbrıs Harekâtı Ecevit'in zaferi olarak görünür. Oysa Erbakan harekât askerlerinin Larnaka'ya kadar ilerlemelerini istemektedir. Çünkü Osmanlıları da Kıbrıs'a yönlendiren &lt;b&gt;'esas unsur'&lt;/b&gt; o şehirdeki &lt;b&gt;Hala Sultan &lt;/b&gt; kabridir. Yani Peygamberimizin halasının kabri. Bu işler böyledir. Ölen öldüğüyle kalır. &lt;b&gt;Erbakan&lt;/b&gt; da &lt;b&gt;Denktaş&lt;/b&gt; da Kıbrıslılara yüklenen anlamıyla &lt;b&gt;'mücahit'&lt;/b&gt; idiler. Ülkeleri için çok şey yaptılar. Diğer meseleler teferruattır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="background-color: white; color: red;"&gt;Lefter Küçükandonyadis&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-fotOlcH5moo/TxGfWh4qkHI/AAAAAAAAAjY/l_MrLe80wNU/s1600/images%2B%25281%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="183" src="http://4.bp.blogspot.com/-fotOlcH5moo/TxGfWh4qkHI/AAAAAAAAAjY/l_MrLe80wNU/s400/images%2B%25281%2529.jpg" width="275" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rum bir balıkçıyla Türk bir annenin çocuğu &lt;b&gt;Lefter&lt;/b&gt;. Büyükadalı &lt;b&gt;Lefter&lt;/b&gt;. Dedemin 'eskiden' diye başlayan futbol hikâyelerinin vazgeçilmez ismiydi. Türk futbolunun ordinaryüsü idi. Adına en çok efsane türetilen futbolcu desek yeridir Lefter. &lt;br /&gt;Papazın çayırında arkadaşlarıyla idmandadır &lt;b&gt;Lefter&lt;/b&gt;. Bir an öylesine bir şut çeker ki yakında otlayan bir hayvana çarpar top ve hayvan oracıkta düşer ölür. Bana kalsa futbol üstü bir adamdı kendisi. Karadeniz kahvelerinde onun efsaneleriyle örülmüş 90'lı yılların Feneri ile futbola alıştım. Her sorulduğunda Fenerli olduğumu söyledim. Ama benim futbol sevgim doksanların efsane on birinde kaldı. &lt;b&gt;Şeytan Rıdvan&lt;/b&gt;'lı, &lt;b&gt;Aykut'&lt;/b&gt;lu, &lt;b&gt;Oğuz&lt;/b&gt;'lu &lt;b&gt;Fener&lt;/b&gt;'de... &lt;b&gt;Lefter&lt;/b&gt;'in ölümünü duyunca efkâr bastı birden. Anmak istedim onu. Türk futbolunun en güzel soyisimli futbolcusu. Dayımdan öğrendiğim şu marşı hatırladım sonra:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;tribünler söyledi binlerce kere&lt;br /&gt;ver Lefter'e yaz deftere&lt;br /&gt;bitti kalem doldu defter&lt;br /&gt;bu âlemde kral Lefter...&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-9110109769777822188?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/9110109769777822188/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=9110109769777822188&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/9110109769777822188'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/9110109769777822188'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2012/01/iki-olum.html' title='İki Ölüm'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-qx8iY6mE3Mk/TxGfCAq6wTI/AAAAAAAAAjM/dljAcqHHsnI/s72-c/images%2B%25282%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-3762832703428674992</id><published>2012-01-05T17:23:00.000+02:00</published><updated>2012-01-05T17:31:15.453+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şapkalarınızı Çıkarın'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dâhi Geliyor'/><title type='text'>Şapkalarınızı Çıkarın, Dâhi Geliyor</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-1fD1gHeFCRs/TwXAEDUYfiI/AAAAAAAAAiE/NIw1tbAbAio/s1600/images%2B%25281%2529.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="198" width="255" src="http://4.bp.blogspot.com/-1fD1gHeFCRs/TwXAEDUYfiI/AAAAAAAAAiE/NIw1tbAbAio/s400/images%2B%25281%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt; “'Toto asla soğuk almaz' diyorlardı. Toto bir şey demiyordu. Soğuk alıyordu. Alamadığı şey paltoydu.” Galeano&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;“Siz benim şiirlerimi yazamazsınız/Ben sizin düşlerinizi göremem.” Hu Şö abimiz iyi demiş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;“Geçmişini iste geleceğini hatırla.” Bir mimari paradoks olarak nesnelerin nasıl algılanması gerektiğine dair bir anımsatma...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Ece Ayhan'dan sivillik dersleri: Galatasaray lisesi, Tanzimat memuru yetiştirirdi. Şimdi de değişmiş değil pek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Pascal’a göre üç çeşit inanma yolu vardır: Akıl, alışkanlık ve ilham...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Fusya, kobalt, abanoz siyahı, funda mavisi ve la havle vela kuvvete illa billah... Akıl ile zekâ arasındaki fark: Bir başkasından akıl alabilirsiniz ama zekâ, asla...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;"if i made you feel second best/ girl i'm so sorry/ i was blind you were always on my mind" Elvis Aaron Presley. Çok acayip yakarıyor, bir an kulaklığı çıkarıp tüm otobüse, anladınız siz onu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;“Fenerbahçe gol atınca sevinen herkese kardeş olasın geliyor" diyor, az ötemdeki adam... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Tam uyanmaya yakın hakikati bizi tümüyle tatmin edecek açıklıkta rüyamızda gördüğümüzü bildiğimiz anlar vardır... Bize rüyayı veren hafıza, onu körelten hafızayla eşittir. Rüyalar gerçek olamayacak denli gerçekler, numara çekmiyorum... Shakespeare de öyle demiş, “Ben rüyalarla aynı kumaştanım...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-UQJrLJMz35g/TwXALBEbbzI/AAAAAAAAAiQ/v-zBiRqVGcU/s1600/indir.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="133" width="200" src="http://3.bp.blogspot.com/-UQJrLJMz35g/TwXALBEbbzI/AAAAAAAAAiQ/v-zBiRqVGcU/s200/indir.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;“Freedom Now”, “Freedom Now.” Hemen Hürriyet; Hemen Hürriyet; şimdi, ilerde değil...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Kahverengi bir mont, isli bir çay, uzak bir hatıranın ansızın parlayan ayrıntıları, gidilemeyen şehir, sonra şu: Gelse de trenden ikimiz insek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Bizler Tanrı'nın cennete geri dönen çocukları olmaktan çok, keşfedilmemiş bir ülkeye giden zamanın maskaralarıyız... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Ben yorgunum. Uyu benim için, tepenin üstündeki sema... Whitman Walt. Büyük şiir başarılmış endişedir... Öyle değildir diyorsan da deme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&amp;nbsp;&lt;/span&gt;Bir sohbetinde İsmet Özel söylemişti ‘Gidişat’ kelimesinin Gidiş ile ât takısı birleştirilerek uydurulduğunu. Evet gidişat kötü birader!.. Sir Isaac Newton, “Eğer daha uzağı görebilmişsem" demiş, “bunun sebebi devlerin omuzları üzerinde duruşumdandır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;‘En Güzel Gülen İmamımız Saadettin Acar’dan duyulan bir Sezai Karakoç sözü: “Ben pasaportla Hacca gitmem...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Düşüncenin şiiri, şiirin düşüncesi... Ve sözün biçimi. Duygulardan bile düşünce adına yararlanan bir şeydir günümüz şiiri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Köklerinden aldığı suyun yeterliliğini ya da yetersizliğini bir ağaç ne kadar bilebilirse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Şiir gerçeği göstermez, kendisi bir gerçek oluşturur. Arif Damar ölmüş. Kaç yıl oldu unuttum ama fazla değil. İstiklal'de ayaküstü konuştuyduk. Bana ‘şiirden kurtulmazsan şiir yazamazsın’ dediydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Selam verdim almadın/Almadın selamımı/Oysa almıştı selamını Dante'nin Baudelaire/Şimdi sen neci oluyorsun/Büyük müsün Baudelaire'den... Bir şiir kitabı anca böyle güzel bitirilir, ama bu kitap hiç bitmeyecek gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;"Bana hakikati değil, muradını ver" diyen bir Cemil Meriç'in bu topraklarda yaşadığı gerçeği nasıl da güçlendiriyor beni... Nasıl da iyi oluyorum böylece. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;M.Ö. 3000 yılında bitkisel ilaçların mucidi İmparator Sheng Nung, yanlışlıkla çay yapraklarını kaynayan suya düşürür. İçince mucizeyi keşfeder... Seni Sheng, seni dua ediyorum. (Dizgi, düzelti yanlışı yok)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;“Şapkalarınızı çıkarın, dâhi geliyor. Şair olmak için ciltler gerekmez; bir şiirle bu unvanı alabilirsin. Chopin de böyle şiirler yazmıştır...” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-3Gpojeu7fQQ/TwXAS0O4IpI/AAAAAAAAAic/pdLOQm04TyU/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="200" width="148" src="http://3.bp.blogspot.com/-3Gpojeu7fQQ/TwXAS0O4IpI/AAAAAAAAAic/pdLOQm04TyU/s200/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;İyi Fransızca bilen birinden şangır şungur Prevert dinleyesim var, bağırırsa da kâfi... Ben de ona usul usulcak Yunus okurum, ha! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Bazı Kızılderililerde şiir yazmak için kullanılan fiille nefes almak için kullanılan fiil aynıdır, Tom Robbins'ten öğrendim şimdi, iyi ettim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;"Eğer ne istediğini bilmiyorsan, kendini istemediğin bir sürü şeyi satın almış olarak bulursun." Chuck Palahniuk. Bu adamın kitaplarını tabii ki yasaklarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Küçük, amatör futbol takımlarında saha kenarında yedek kulübesinde bekleşen sabırsız futbolcu çilesi... Döndüm ve senin derdin bu dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Origami dersini Aksaray'da almış tüm gurbetçi gangsterler birleşip en büyük karton İstanbul'u yapıyorlarmış. Benden duymuş oldunuz, bana bi daha duyurunuz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Nesimi abimizin meşhur şiirindeki "melami hırkasını" mısraındaki melami nasıl zamanla melamet olmuş ki. İşte şiir bunlarla ilgilenir. İlgilenmeyenler bu halkadan hemen çıksın. En yakın alış-veriş merkezine...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-3762832703428674992?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/3762832703428674992/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=3762832703428674992&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3762832703428674992'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3762832703428674992'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2012/01/sapkalarnz-ckarn-dahi-geliyor.html' title='Şapkalarınızı Çıkarın, Dâhi Geliyor'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-1fD1gHeFCRs/TwXAEDUYfiI/AAAAAAAAAiE/NIw1tbAbAio/s72-c/images%2B%25281%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-8560998714751683100</id><published>2012-01-04T17:59:00.000+02:00</published><updated>2012-01-04T18:05:05.922+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İyi Şiir Yedi Canlıdır'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kötü Şiir Prematüre'/><title type='text'>İyi Şiir Yedi Canlıdır, Kötü Şiir Prematüre</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-MO-VI4eJKtg/TwR2e-vOipI/AAAAAAAAAhg/mkenM3y_0PY/s1600/images%2B%25281%2529.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="192" src="http://4.bp.blogspot.com/-MO-VI4eJKtg/TwR2e-vOipI/AAAAAAAAAhg/mkenM3y_0PY/s400/images%2B%25281%2529.jpg" width="262" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt; Keşke şiirde 'kuşak' yerine 'nesil' desek, diyebilsek... Daha mı güzel olurdu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt; Şairler, 'şiir yazmasam ne yapardım'ın cevabını bulamadıkları için şiire devam ederler hep.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt; Şiir matematiğe daha yakın, o yüzden şairler 'edebiyatçı' değiller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt; Şairler 'matematikçi' de değiller. Çünkü sayılara uymak çok kötü, çok fena, çok ayıp...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt; Harezmi de sayıları Hindistan'da keşfetmiş. Ondan önce harfler ve sayılar kullanılıyormuş. Oradan Batıya 'sıfır' sayısının bağışlanması... Şiir üzerine düşünürken bunları da... O yüzden bilgiye ve matematiğe insafı, ancak ve ancak şiir geri verebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt; Kâğıt endüstrisinde müthiş bir gerileyiş tekniği: Papirüs/ mermer/ tuğla/ ceylan derisi/ ipek/ kumaş/ odun/ saman/ kepek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&amp;nbsp;&lt;/span&gt;Bizler tezgâhlarını parçalayan dokuma işçileriyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt; Stratejinin en öndeki piyonların konumuna dayandığı Go oyunuyla alakası yok şiirin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt; “Eğer hilali göremiyorsan, bari onu gözleriyle gören bir kısım zevata teslimiyette bulun” demiş hurufat ehli. Bu iş aklımı aldı epeydir.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-aIEJCUdGMLE/TwR2o1bKUcI/AAAAAAAAAhs/2XLX8bLpKY0/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="137" src="http://4.bp.blogspot.com/-aIEJCUdGMLE/TwR2o1bKUcI/AAAAAAAAAhs/2XLX8bLpKY0/s200/images.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Ne güzel demiş M. Eloğlu: "Neyle gelicen/kuşla mı otobosla mı?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Sırları dile getirmeyeyim diye ağzımı kapadın/kalbimde ise dile getiremediğim bir kapı açtın... Rumi, Mevlana Rumi... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Bütün yazdıklarının başlangıç ve bitimini atla... Bugün Mallarme'den bu sözü not ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;"Bir ağaç herhangi bir prensten daha soyludur..." (Tirebolu Belediyesi'nin bir afişi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;'Mistik bireysellik' diye bir şey okudum Liberter Komünistlerin sitesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Bir Dharma serserisi, bir Zen kaçığı gibi dağların denizlerin üstünden atlayıp, yoruldukça trenlere binip dönmeyeceğin bir yer beğenmek vardı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Ölümü tozpembe görmeyenin kalbinde bir renkkörlüğü vardır... Cioran seni anmak istedim bugün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;İlm-i Huruf güzel iş. Romalılar "nomen est omen" yani "ismimiz kaderimizdir" derler. Ama yine de numeroloji o kadar da ilgilendirmiyor beni. 19 mucizesi ve sonrasında çıkan şeyler de ‘numara’ bana göre... Apollo 13'ün 13 Nisan 1970'te oksijen tankının infilak etmesi sonrası NASA hiçbir uçuşuna 13 numarası vermemiş. Ayın 13'ü cuma gününe rastgelirse bu uğursuz ve kötü talihe dalalet imiş. Triskaidekaphobia (13 fobisi) İrrasyonelleri öldürmek için... Hiçbir şey hakkında çok şey, Sayılar Kitabı: Peter J. Bentley...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&amp;nbsp;&lt;/span&gt;Karadeniz'de çok yaramaz ve çok sık hastalanan çocuklar için "çocuğun ismi ona ağır geldi" derler. Acayip şiirsel değil mi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;"Kent sorununu kenti terk ederek halledeceğiz" demiş Hanry Ford. Otomobil üretici Hanry yani. Çok garip...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Sevgili Allen, Amerika binlerce Troçkist’ini geri verdi. Hepsi zengin oldu üstelik. Kızılderililer de okuma yazma öğrendi. Yanıldın Allen, her şair gibi yanılgının tadına vardın, rahat uyu, eğer oralarda rahatsan...&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-bYt4jgclzH4/TwR2ujn_SDI/AAAAAAAAAh4/ZBke2FVZjM4/s1600/indir.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="128" src="http://4.bp.blogspot.com/-bYt4jgclzH4/TwR2ujn_SDI/AAAAAAAAAh4/ZBke2FVZjM4/s200/indir.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Artık şiir gerillaları da kalmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Hafız sence çocuklar çiçeklerin koynunda uyumalıydı değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Kimin dizesiydi, "o şimdi yaşlandı, çayı tek şekerli içen dostlar edindi..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;Kuzukulağı çiçeğini evde bulundurmak uğursuzluk getirirmiş. Babaannem o yüzden kömürlükte saklardı. Sonra kaynatıp... Kuzukulağına tadındaki ekşilikten dolayı 'ekşimen' de denirmiş. Çiçek kültürüyle ilgilenmek bir bahçeyle ilgilenmek gibi rahatlatıcı... Bir şiirle, bir sonu gelmez, kabarık, kalabalık metinle ilgilenmek gibi, soylu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;*&lt;/span&gt;&amp;nbsp;"Ne peygamber, ne de çan çiçekleri/ne de buhurumeryem;/hep korku çiçekleri oldu/ saksılarımızı süsleyen" Behçet Necatigil... Bunu da not ettim ama...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-8560998714751683100?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/8560998714751683100/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=8560998714751683100&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/8560998714751683100'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/8560998714751683100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2012/01/iyi-siir-yedi-canldr-kotu-siir.html' title='İyi Şiir Yedi Canlıdır, Kötü Şiir Prematüre'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-MO-VI4eJKtg/TwR2e-vOipI/AAAAAAAAAhg/mkenM3y_0PY/s72-c/images%2B%25281%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-7672277112550750766</id><published>2012-01-02T16:34:00.000+02:00</published><updated>2012-01-02T16:40:17.332+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yaşlanmak Bilmez Adamın Şarkısı'/><title type='text'>Yaşlanmak Bilmez Adamın Şarkısı</title><content type='html'>Biz şair olmak payesine çok erken kavuştuk. &lt;br /&gt;Adamın biri arıyor. Siz şair Mustafa Akar mısınız? Ne demeli... Evet diyorum, ben Mustafa. Oysa eskiden bunu kendi kendime söylerken bile utanırdım. Yaşıtım bir şair mail gönderiyor, ‘şu şiirini çok sevdim, sen iyi bir şairsin...’ Ne demeli, eyvallah kardeşim sağol mu demeli. Genelde bir şey diyemiyorum. Şair olmanın, şiir yazmanın haricinde başka birtakım ihtilaçlarla olabileceğinin bilincindeyim.&lt;br /&gt;Büyük şair, efsane şair dönemi kapandı. Yahut bir-iki şairle son demini yaşıyor. Artık şiir yazanlar dar bir çevrenin içinde gezinip duruyorlar. Böyleyken, yine de bazı yayınevleri şu sıralar şiire önem veriyorlar. Bu önemin maddiyatla açıklanamayacağını da bilmek lazım. Üç forma şiir kitabı, çok çok 500 basarlar ilk baskısında. Şiir kitabı için yeter de artar. İkinci baskısını yaparsa ne ala. Yayınevi anca masrafını kurtarır. Müellifine de telif yerine 50 kitap verilir. En iyi niyetli yorumla diyebilirim ki olup olacağı da bu haliyle zaten ‘evla’dır.&lt;br /&gt;Eski şair imajında ‘veli’ gibi ‘âlim’ gibi bir yan da vardı. Şiir-şuur kelimesi zaten bu milletin genlerinde altın bir sayfada korunur. Yeni şair, yeni insanın bir kolu, timsali. Ben, bizzat kendim de bu yeni şair tanımlamasının ne yazık ki içindeyim. Hayır, değilim desem yalan konuşmuş olurum. &lt;br /&gt;İtibar dördüncü sayıya ulaştı. İki yıldır arkadaşlarla her buluşmada bu konuyu konuşur olmuştuk. Bir dergi çıkartalım tamam da bu sefer gerçekten ileriye dönük olsun. Artık eskide kalmış bazı alışkanlıkları tazelesin. Sadece şiir de yayımlamasın, aynı zamanda bir vefa müessesesi olsun, dedik.&lt;br /&gt;Derginin ilk sayısı çıktığı gün, en az yirmi kişi aradı. Kimisi iyi dileklerini iletti. Kimisi ‘çekinik’ kaldı. &lt;br /&gt;Şurada burada garip yorumlar da çıktı. İtibar dergisi tutmayacak dedi biri mesela. Neden dedi, niye dedi bilmiyorum. Elbet vardır bir bildiği dedim ve ne ben ne de dergiden herhangi biri cevap verdi. Eh, gerek de yok zaten böyle şeylere. Çünkü yeni çıkan bir dergiye böyle bir yaklaşım karşısında bir şey diyemezsiniz. Susarsınız. Ortada bir iş varsa ‘hayırlı olsun’u beklemek doğal hakkınızdır. Neyse, geçelim bu müfsit yorumları.&lt;br /&gt;Yaşıtım hangi şairle tanışsam derin bir hayal kırıklığı, hangisiyle konuşmayı biraz sürdürsem, ondan daha derin bir efkâr. Şiire bu kadar bağlanmak, hayat memat meselesi yapmak tamam da idealist bir çizgide hayatın vazgeçilmezi kılmak, sanırım hastalıklı tipler çıkarıyor ortaya. Yahut bu adamların şiir haricinde yapacağı bir şey de yok. &lt;br /&gt;Öte yandan bundan memnunum da. Şairlerin en normalinden en delisine kadar, dünya kıtasının insanlığına rücu etmesine yardım edecek cevheri taşıdıklarını biliyorum. Biliyorum da onların büyük kısmı bundan habersizler. Şairler hakkı teslim edilmemiş yasa koyucularıdır diyor adamın biri. Ne kadar haklıdır bilmiyorum. Eski şairler biraz öylelerdi. En yakınımdakilere bakıyorum. Mesela İbrahim Tenekeci’ye. Şehrin içinde bir bilge gibi dolaşıyor, bir eski zaman habercisi gibi. Dergi için hepimizden sıkı çalışıyor. En gencimiz o aslında. Bu darmadağın konuyu eğip bükmeden, net olarak şunu da derim ki, şiir genç işidir biraz da, genç kalmak işidir. Sıklet meselesidir biraz. Kimi erkenden yaşlanır, kimi de yaşlanmak bilmez. Bu yüzden uzun yollar seni çekiyorsa şiir yazabilirsin. Karı dinmeyen dağlar vardır, bilir misin, bilirsin elbet, işte o yüzden şiir yazabilirsin. Pek çok neden var. Bozkırda yalnız geçirdiğim gecelerin sabaha kıvrıldığı dakikalarında, ovanın en ıssız köşesinden birden yılkı atları sökün eder gibi olmuştu. O zaman bu şarkının melodisini, sözlerini düşünmüş, şarkının melankolik havasına rağmen iyi olmuştum birden, bir iki dize yazmıştım. İşte o şarkı yaşlanmak bilmez bir adamın şarkısı, şiiri. Diğer bir kıtadan. Diğer bir şehrin ‘kaçık âlim’lerinden... &lt;br /&gt;&lt;iframe frameborder="0" height="360" src="http://www.dailymotion.com/embed/video/xiaydc" width="480"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.dailymotion.com/video/xiaydc_leonard-cohen-everybody-knows-clipnabber-com_music" target="_blank"&gt;Leonard Cohen - Everybody Knows [clipnabber.com]&lt;/a&gt; &lt;i&gt;ile  &lt;a href="http://www.dailymotion.com/daultana" target="_blank"&gt;daultana&lt;/a&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Everybody Knows (Herkes Biliyor)&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; font-family: Verdana;"&gt;Herkes biliyor zarların civalı olduğunu&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Atarken parmaklarını birleştiriyor herkes&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Savaş bitti, herkes biliyor bunu&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;İyi oğlanlar yenildi, herkes biliyor bunu&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Herkes biliyor, zaten dövüş hileliydi&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Fakirler fakir kalır, zenginler daha da semizler.İşler böyle gider&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Herkes bilir bunu&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Teknenin su aldığını herkes biliyor&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Herkes biliyor, kaptan yalan söyledi&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Herkeste bu kırıklık var&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Babaları yahut da köpekleri ölmüşçesine&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Herkes ceplerine konuşuyor&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Herkes bir kutu çikolata istiyor ya da uzun saplıbir gül&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Herkes biliyor&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Beni sevdiğini, bebeğim, herkes biliyor&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Herkes biliyor sahiden de sevdiğini&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Biliyor herkes bana sadık kaldığını, bir kaçgeceyi saymazsak&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;İhtiyatlıydın, herkes biliyor bunu&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Ama karşılarına elbisesiz çıkmak zorunda kaldığınbir sürü insan vardı&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Ve herkes biliyor&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Ve herkes biliyor ki, ya şimdi ya da hiç&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Ya benim ya sensin, herkes biliyor&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Bir ya da iki çizgi çektiğinde sonsuza kadaryaşayacağını da biliyor herkes&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Yaşlı Zenci Joe senin kurdele ve kolyelerin içinhala pamuk topluyor&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Ve herkes biliyor&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Vebanın yaklaştığını herkes biliyor&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Bayağı hızlı ilerliyor, herkes biliyor&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Herkes biliyor ki çıplak bir erkek ve de kadın ---&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Sadece başbelalarının parlak bir kalıtı&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Mekan ölü, herkes biliyor&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Ama bundan böyle yatağının üzerinde bir ölçümolacak&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Ve bu da zaten herkesin bildiğini ifşa edecek&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Ve başının belada olduğunu da herkes biliyor&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Herkes biliyor nelerden geçtiğini de&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Calvary'nin tepesindeki kanlı haçtan Malibu'nunsahiline kadar&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Bu kutsal yüreğe patlamadan önce son bir kez dahabak&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Ve herkes biliyor&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial;"&gt;Leonard Cohen&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-7672277112550750766?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/7672277112550750766/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=7672277112550750766&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/7672277112550750766'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/7672277112550750766'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2012/01/yaslanmak-bilmez-adamn-sarks.html' title='Yaşlanmak Bilmez Adamın Şarkısı'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-4786700519555032859</id><published>2012-01-02T15:25:00.001+02:00</published><updated>2012-01-02T16:34:15.666+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yaşlanmak Bilmez Adamın Şarkısı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Patti&apos;yle dolmuş seferi'/><title type='text'>Patti'yle dolmuş seferi</title><content type='html'>Yeni yılın ilk günleri...&lt;br /&gt;‘2012’den ne beklersiniz’ sorularının bittiği, günlerin normal akışına kavuştuğu... &lt;br /&gt;Eski yılbaşılar... diye başlayan cümlelerin sonlandığı... &lt;br /&gt;Ne garip. &lt;br /&gt;Her şey ne garip Allah’ım. &lt;br /&gt;Bir dolmuşta ilerliyoruz Türk milletiyle. Kulaklığımda Patti Smith çığırıyor. Yanımda çocuğu kucağında bir kadın. Arkamda bir hacı amca. Eli tespihinde ‘dersini’ yapıyor. &lt;br /&gt;Dolmuş hızlanıyor bazen, çok hızlanıyor. Sollanmadık araba bırakmıyor. Sonra garip bir şekilde yavaşlıyor, ‘çok’ yavaşlıyor. Müşterisi azaldığı için ‘çok’ yavaş gidiyor. &lt;br /&gt;Kulaklığımı çıkarıyorum. Patti’nin üzerine Yıldız Tilbe hiç de iyi gitmiyor. Siyah ekoseli bavuluma birkaç giysi, çeşitli defterlerim, biraz kalem ve Arthur Rimbaud’nun şiirlerini alıp buralardan kaçmadığıma göre deli olmalıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe frameborder="0" height="324" src="http://www.dailymotion.com/embed/video/x7xdlj" width="480"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.dailymotion.com/video/x7xdlj_patti-smith-hey-joe_music" target="_blank"&gt;Patti SMITH - Hey Joe&lt;/a&gt; &lt;i&gt;ile  &lt;a href="http://www.dailymotion.com/art-worlddiffusion" target="_blank"&gt;art-worlddiffusion&lt;/a&gt;&lt;/i&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-4786700519555032859?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/4786700519555032859/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=4786700519555032859&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/4786700519555032859'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/4786700519555032859'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2012/01/pattiyle-dolmus-seferi.html' title='Patti&apos;yle dolmuş seferi'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-179938060490091951</id><published>2011-12-24T16:31:00.000+02:00</published><updated>2011-12-24T16:31:24.207+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Lusi Kayıp'/><title type='text'>Lusi Kayıp</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-ZUD0_Uu1j0Y/TvXiHIVP6YI/AAAAAAAAAhI/REO_ee0I948/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="273" width="184" src="http://3.bp.blogspot.com/-ZUD0_Uu1j0Y/TvXiHIVP6YI/AAAAAAAAAhI/REO_ee0I948/s400/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Lusi kaç gündür kayıp, Lusi kesin Bahamalar’dadır. Lusi Zen Budizmi’ne merak sardı. Dublör olmak istiyor Lusi.&lt;br /&gt;Akşamın erkeninde başladı kar. Karga cıyaklamaları arasından indi pencereme. Bir an dedim yüzlerce karga havalansa, kar yağışının içinden fışkıran kara melekler gibi... Sonra güldüm kendime. Lusi dedim neredesin. Hangi hayın ve dinamitli düşüncenin kevgirindesin. &lt;br /&gt;Lusi bunları takmaz aslında. Arandığı zaman bulunamayangillerdendir o. Gözleri kirli bir şemsiyeyi andırır, öyle eviçleriyle ilintili bir pasaklılık halidir Lusi. &lt;br /&gt;Kışsa Tophane’de, İstiklal’dedir. Yazsa adalarda. İyi felsefe yapar. Araba tamircilerinden mülhem bir felsefe kulübü vardır. Öteki mesleklere ilgi duyar Lusi. Deterjanlardan bomba yapmak, simit satıcılığı, overlokçuluk, telli süpürge imalatı gibi işlere girip çıkmışlığı var Lusi’nin.&lt;br /&gt;Çok okumayı sevmez. Az okur ama tam okur. Adorno sever söz temsil. Adamakıllı bilir her sayfasını, ezberler nitekim.&lt;br /&gt;Dergi takip etmez, gazete almaz.&lt;br /&gt;O yıllardır sokağın seslerini, nefretini, sevgisini bilir. Haberleri de sokak ahalisinden alır Lusi. İyi şarkı okur. Çığırır, cıyaklar, mırıldar. Björk sever ama Pagan Poetry şarkısının hemen ardından Köprüden Geçti Gelin havasına da bayılır. &lt;br /&gt;Bir kültürlerarası geçişliliktir Lusi. &lt;br /&gt;Bir şehir âlimidir, anarşist bir bilgedir, karayollarının, batakhanelerin, kirli fayansların, ötekilenmiş pazarların en kirli, en namuslu, en entelektüel, en karmaşık melaikesidir Lusi.&lt;br /&gt;En sevdiği kitap Dostoyevski’nin Ecinniler’idir.&lt;br /&gt;Cihangir’in kedilerini sever. Jazz tutkunudur bazı, bazı da mimarlığa heves eder.&lt;br /&gt;Harbiye’de yürürken rastlamıştım Lusi’ye. PiA şiirinin Pakistan havayollarının kısaltması olduğunu Harbiye’deki PİA tabelasından çözdüğüm gündü. &lt;br /&gt;Bana yaklaştı birden. Geri sayım başladı dedi. Neyin geri sayımı olduğunu anlamadan koşmaya başladı Lusi. Koş Lola Koş şiddetinde o önde ben arkasında Tarlabaşı’nın yeni yıkanmış elbiselerle süslü dar sokaklarına kadar koştuk. &lt;br /&gt;Durdu sonra birden Lusi. O durunca kıymetli olan her bir şey de durdu. Kıyamet için geri sayım başladı dedi. O an gerçekten kızdım ona. Kendime de kızdım. Bir İranlının şarkısı vurdu dilime. Hiçbirşeyleşmek istedim. Her an bir bomba patlayacak sanmıştım. Nice dualar hazırlamıştım. Düşündüklerimi ona dediğimde evet dedi, her an bir bomba patlayabilir, her an bir göktaşı çarpabilir, ölebiliriz her an, bunda anormal bir şey yok ki. Doğrusu evet anormal bir şey yoktu da. Gene de, gene de dedim korktum işte. O gün hayatımda hiç gitmediğim yerlere gittim Lusi’yle. O önde ben arkasında şehir boyunca koştuk. Hiç görmediğim insanları gördüm, bir sürüsüyle de tanıştım. Öteki dünyanın kötürümleriydi onlar. Yeryüzünün güleç çocuklarıydılar. &lt;br /&gt;Sonra yaşamın akışı vurdu bizi. Lusi’yi hiç görmedim daha. Kim bilir belki de onu ben uydurdum, bu hayata, bu akşamın kar basmış tekinsiz ovasına...&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-179938060490091951?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/179938060490091951/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=179938060490091951&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/179938060490091951'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/179938060490091951'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/12/lusi-kayp.html' title='Lusi Kayıp'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-ZUD0_Uu1j0Y/TvXiHIVP6YI/AAAAAAAAAhI/REO_ee0I948/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-2942911254761720975</id><published>2011-12-17T17:52:00.000+02:00</published><updated>2011-12-17T17:52:53.449+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Asya’da Kabaran Ekmek'/><title type='text'>Asya’da Kabaran Ekmek</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-AC5uStJj9PM/Tuy6e-iXY_I/AAAAAAAAAgk/G18xmQsGJUc/s1600/images%2B%25282%2529.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="183" width="275" src="http://1.bp.blogspot.com/-AC5uStJj9PM/Tuy6e-iXY_I/AAAAAAAAAgk/G18xmQsGJUc/s400/images%2B%25282%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;Mardin&lt;/b&gt;’i hiç görmedim.&lt;br /&gt;İpek Yolu’nun kenarında dağların göbeğine sırtını ve anılarını yaslamış efsanevi bir şehir gibi geldi bana. Rüyalarıma girdi Mardin. Dağı, taşı, otağı, evleriyle birkaç yıl dolaştırdım onu zihnimde. Önceleri bir metafordu, aysar bir hatıralar yığınıydı; hiç yaşanmamış anların hatırası da olur muydu demedim, yaşanmamış anların hatıraları idi beni yaşamaya ve yazmaya iteleyen.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Iğdır&lt;/b&gt;’ı da hiç görmedim. &lt;br /&gt;Bir türküden sevdiğim uzak, yalnız, yalın şehir. Haritadaki en güzel ıraklığın bekçisi... Anadolu’nun her yalnız şehri gibi efkârlı... Kimsenin arzulamadığı şehirlerden... Kimsenin yaz tatilini geçirmek istemediği... Oysa böyle bazı uzak şehirler var ki hep çeker beni. Oralarda bir kısa dönem geçireceğimi de bilirim ya, gene de kendi haylaz gidememek karmaşamla yetinirim. Böyle zamanlarda her zamanki gibi hayal kurmak yeğdir. &lt;b&gt;Iğdır’ın al alması&lt;/b&gt; ay balam diye bir türküye girişmektir enikonu. Yalnızlaşmanın yetmediği zamanlarda bile yalnızsın demektir kendine.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Suluova&lt;/b&gt;’yı çok küçükken gördüm.&lt;br /&gt;Akraba evinin camlarından karşıki istasyona bakardım. Ne zaman tren gelecek olsa içime tarifsiz bir şeyler üşüşür, kalkıp bilinmedik o yerlere kaçmanın planlarını yapardım. Kendime &lt;b&gt;Montana Çetesi&lt;/b&gt; benzeri bir çete kurmayı düşler, istasyonlar boyunca uçuk kaçık hayatçıklar imar ederdim. &lt;br /&gt;Raylar ayçiçeği tarlalarının kıyısında kıvrılırdı. Günebakanların daha yeni poturdamış, tuzsuz çekirdeklerinden yer, gideyazan lokomotiflerin camlarına taş atardım. Olur a dururdu tren, beni de alırdı. Beni aldıkları kompartımanda şöyle bencileyin Konfüçyüs gibi bir köylü, şark illerinin her bir yanında felsefe yaparak, şiirler, neşideler söyleyerek dolaşılırdı... &lt;br /&gt;Güneye çok geç indim. &lt;br /&gt;Kuzeyde büyümüş biri için güney demek sonsuzluk hissine ulaşmak demekti neredeyse. Çocukluğumun ufkunu hep deniz dengelerdi. Ufkun kızartısıyla tutuşan akşamı deniz söndürürdü. Oysa güneyde ufuk her akşam yanarken, her akşam o ufkun sonsuzluğuna, uzunluğuna hayran olurdum. &lt;br /&gt;&lt;b&gt;Çukurova&lt;/b&gt;’da bir buçuk yılım geçti. &lt;br /&gt;Akdeniz kaçkını bulutların otağı Çukurova... &lt;b&gt;Sumbas&lt;/b&gt;’ı, &lt;b&gt;İnce Memed&lt;/b&gt; yumruğu yemiş gibi ezik ağaları, tarihten bir fiske artığı taşları, ovaları, otları, meryemceleriyle ey Çukurova...&lt;br /&gt;Anız yangınları başladığında... Tarlaların damarlarını yakan... Çukurova gecelerini cayır cayır tutuşturan büyük, kızgın, fokurdak ama yararlı yangınlar. &lt;br /&gt;Bazen bir büklümün, bir ufak dağ yavrusunun karmaşasında, kıyı bucağında rastladığım garip, suskun göller... Koskoca ovanın bile sıcaktan terlediği zamanlarda mısırların saçlarını teğet geçerek bir ıslıklanma olurdu. Büyük fırtınalardan kaçmış küçük sevimli rüzgârlar o sıcaklığın damarına sevimli salvolar yaparlardı. Ferahlardı insanlar, ovalar, dağlar, kuş milleti...&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-s7znWj7QIg0/Tuy6o-5VMnI/AAAAAAAAAgw/hQbK60nbLJE/s1600/imageskkk.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="198" width="255" src="http://3.bp.blogspot.com/-s7znWj7QIg0/Tuy6o-5VMnI/AAAAAAAAAgw/hQbK60nbLJE/s320/imageskkk.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Bozkırda vakit teyelli geçer. &lt;br /&gt;Dağlara bakarsın yüce, ufka bakarsın unutulacak kadar uzakta, geniş ve büyük... &lt;br /&gt;Sarının her bir tonuna gözün doyar da kulakların bozkır yankısına alışamaz bir türlü. &lt;br /&gt;Kuşların, tayyarelerin ve trenlerin şıkırtısı arasında kaşı kara bir çocuğun hayallerinden damıtılmış bir hikâyeye kaçasın gelir. &lt;br /&gt;Iraktan arabalar geçer, toza toprağa kalk kalk eder. Sonra der, şu usul su kenarı, şu alnı yetim büklüm, şu karşıki avare tepe var ya onlar benim adaşım. &lt;br /&gt;Bozkırda duyana her bir şey konuşur. &lt;br /&gt;Taşı, kıvrımı, çamuru, dikeni... &lt;br /&gt;Efsanevi bıyıklarını bir &lt;b&gt;Karacaoğlan&lt;/b&gt; şiiri gibi bükmüş ağlak ufak ağaları... &lt;br /&gt;Bozkırın çocukları sanki bir uzay gemisinden düşmüş gibilerdir çoğu zaman. Şehirlere yabancıdırlar. Deniz onlar için ‘&lt;b&gt;yetim&lt;/b&gt;’lik hissi verebilir. Gökyüzü onlara dar gelebilir.&lt;br /&gt;Bozkırda vaktin teyelli geçmesine inat, tavla şıkırtılarının, çay bardağı çıtlamalarının, ustaca sohbetlerin bekçileri vardır. &lt;br /&gt;Kahvelere sıralanmış suskun vatandaşlar arasında bir zaman vakit geçirsen, Anadolu gerçeğine birkaç dakikada erebilirsin. &lt;br /&gt;Çıkıp dolaşırsan, bir evin narin dumanlar tüten bacasından sekerek avlusuna dalarsan, sanki elinde bir Greenpeace pankartı açmış gibi havalı bir teyzeye denk gelirsin. &lt;br /&gt;Türlü yemişinden, otundan, çiçeğinden damlayıp onun eline geçmiş bir iksirdir ki, o kadın ne yapsa hayretle yenilir.&lt;br /&gt;Daha dolaşacağın tutabilir.&lt;br /&gt;Dışarıda kaynayan mevsim, içinde kıtır kıtır tutuşan taptaze hayaller... &lt;br /&gt;Yıkık bir kağnının yancağızına ilişmiş karganın vurgun karası... &lt;br /&gt;Sallanarak tepeleme ot dolu çantasını herkesten saklar gibi gelen deli dolu bir teyze. &lt;br /&gt;Çitlediği çekirdeğin kabuklarını cebine dolduran, saçları perçemli avare adam... Az önce yağmış yağmurun buhurundan neşelenmiş sevimli böcekler... Toprağın ve üzgünlüğün hünerlerine komşu bir mezar... &lt;br /&gt;Göğe boynunu bir &lt;b&gt;‘elif’ miktarı&lt;/b&gt; uzatmış apaydınlık bir camii... &lt;br /&gt;Nehirden, balık avlamaktan dönen yüzü kırışık yaşlılar... Uzaktaki bükten kıvrıla sıyrıla gelen kara trenin puslu resmiyle itişen müthiş gidememek duygusu...&lt;br /&gt;Bozkırda vakit akşamın elinden tutmaya yanaşınca her bir şeyde bir hoşluk başlar. &lt;br /&gt;Hiçbir dünya derdi umurun değildir artık.&lt;br /&gt;Kendini ovaların ve dağların gölgesinde bir yalnız ardıç gibi hissedeceğin vakittir bu vakit. &lt;br /&gt;Akşam ezanının hür neşesinden çıkınca, karanlık, bozkırın yorgunluğuna uyku tohumları fırlatınca, gece usul ağırdan çökmeye yanaşınca, sesler değişir artık. &lt;br /&gt;Kargalar son bağırtılarını çekerler gökten. Evlerin bacasından küçük dumanlar hop hop eder. Lüküs lambaları karanlığı dengelerken, evlerden evlere mutlu göçler başlar. &lt;br /&gt;Misafirler saçılır dört bir yana. Her evde çay sisleri. Her evde anlatılan iri hikâyeler... Bozkırın akşamı daha neşelidir bu yanıyla. Daha dolaşırsan seni hüzün de tutar. &lt;br /&gt;Âşıkların halleri de bir &lt;b&gt;‘yaman’&lt;/b&gt; olur bozkır gecesinde. Türküler, isli ve yalımlı türküler doldurur âşıkların hançeresini. Şiirin elinden tutanların kardeşliğiyle birdir türkü tüttürenlerin dertleri. &lt;br /&gt;Yatsı ezanına az kala yorulmuş, kısılmış gözlere uyku bandırılır. İçilir son çaylar. Ocaklar söner birer ikişer. Türküler biter. Hayaller başlar artık, rüyalar...&lt;br /&gt;Bozkırda vakit mübarek geçer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Ayçiçeği&lt;br /&gt;İş becermişlerin yüzündeki çiçek&lt;br /&gt;Kurtuluş Savaşı’nın kaşındaki çiçek&lt;br /&gt;Asya’da kabaran ekmek çiçeği&lt;br /&gt;Beş bin yaşında bir komutan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen bu kadar yüreklisin&lt;br /&gt;İnce çekingenlik çiçeği&lt;br /&gt;Ha dediklerinde dağda olursun&lt;br /&gt;Ha diyeceklerin ağzındaki çiçek&lt;br /&gt;Umudun çiçeği&lt;br /&gt;Türkiye kadar bir çiçek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzünün niyeti bir aşk çiçeği&lt;br /&gt;Bir kalkışma yüreğindeki çiçek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Ergin Günçe)&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-2942911254761720975?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/2942911254761720975/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=2942911254761720975&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/2942911254761720975'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/2942911254761720975'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/12/asyada-kabaran-ekmek.html' title='Asya’da Kabaran Ekmek'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-AC5uStJj9PM/Tuy6e-iXY_I/AAAAAAAAAgk/G18xmQsGJUc/s72-c/images%2B%25282%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-4719186692546212144</id><published>2011-12-16T17:06:00.003+02:00</published><updated>2011-12-16T17:08:15.154+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yeni Bir Hayat Hayal Et Oyunu'/><title type='text'>Yeni Bir Hayat Hayal Et Oyunu</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-QH8Tk1nSO6A/Tute2WdkpeI/AAAAAAAAAgY/R6qsbbwIHQM/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="200" width="148" src="http://3.bp.blogspot.com/-QH8Tk1nSO6A/Tute2WdkpeI/AAAAAAAAAgY/R6qsbbwIHQM/s200/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Bu yaz gidiyoruz dedim telefonda. Sen gelmezsen ben de gitmem bak. Yeni bir hayat hayal et oyunu oynayacağız. Sen olmazsan kimse ilk ben başlarım demiyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben gelmesem dedi önce. Neden dedim. Artık sevmiyorum orayı, yeni sokakları kendimin yapamıyorum. Eskiden ne iyiydik ne güzel ne sıcaktık… demek istemiyorum. Bırak evvelki haliyle kalsın bende. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama dedim. Sen gelmezsen biz o eksiği tamamlayamayız ki. Tamam, sana katılıyorum. Hiçbir şey eskisi gibi değil, ne sen ne ben... On yıl önceki halim, senin on yıl önceki... Düşünsene o sokakta kaç yıl önce fotoğraf çektirmişim, geçen birinin profilinde rastladım, aynı sokakta, aynı yerde... O sokak bile değişmiş. Yani bu zaten doğal bir süreç değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sessizlik oldu önce. Kısa bir nefes alış veriş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet öyledir. Niyeyse ben o şehri kendi evim gibi görüyordum. Biz yeryüzünün çocukları olarak orada rahattık. Haytaydık, mutsuzduk belki biraz, herkeste vardır o kadar efkâr derdik hatırlasana. Şimdi kendi kendini inkâr eden bir şehri ben neden kendimin kılmaya çalışayım ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamam, kendinin kılmaya çalışma, bırak kalsın öyle. Bu halini kabul etmek zorunda değilsin ki dedim. Sadece biz oradayken ‘biz’ oluyoruz. Çevremize bir duvar örmüş gibi yaparız...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, duvarlardan nefret ediyorum. Bir sokakta bir ay geçireceksem, manavıyla, bakkalıyla, fırıncısıyla arkadaş olabilmeliyim. Sokağın hayvanlarına kadar her ayrıntısını tanımalıyım. Hatırlasana, bana yeni bir hayat hayal et oyunundan önce, bana yeni bir sokak hayal et oyununu oynardık. Sen, gözlerin kapalı bu sokağı bana her ayrıntısıyla anlatabilir misin demiştin de, ben sana gece inince incirli duvarın dibinden sökün eden akrebe kadar her şeyini anlatmıştım hani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevrendeki her şeye bu kadar sıcacık yaklaşırken neden bir arabada yaşıyorsun ki, artık bir yere yerleşmelisin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, evet bunu ben de istiyorum. Gel gör ki yerleşmek istediğim her yer hatırasız geliyor bana. Sanki yüzyıl yaşamışım öyle çok anım var diyen şairi çok iyi anlıyorum. Yeni bir hayat hayal et oyununu o yüzden çok seviyorum. Gerçek olunca, o duvardan sökün eden akrep olmayacak çünkü, sen olmayacaksın mesela, onların hiçbiri olmayacak, hepinizin işi olacak, başka sefere diyeceksiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen bunları deyince ben susuyorum. Diyecek başka bir şey bırakmıyorsun bana. Keşke dünyayı yalın bir halde sevebilseydin. O şehri, sokağı, duvar dibini...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sana bir hikâye anlatayım. Bize dair bir şey. Sonra kaparsın telefonu. Balıkçılar yengeçleri yakaladıklarında kumsalda bir çukur açarlar ve yengeçleri o çukurun içine atarlar. Yengeçler de öyle hayvanlardır ki, bir değil birkaç tane olduklarında o çukurdan kaçmaya yeltenenleri aşağıya çekerler. Ve en az birisi kaçmaya yeltenip aşağıya çekilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra oturup o çukurda kendine yeni bir hayat hayal et oyunu oynarlar diyorsun yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet. Kusura kalmayın gelmeyeceğim ben. Yeni bir hayat hayal etmek istemiyorum. Ben kendi çukurumda yalnız bir yengeç olarak anılmak istiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa bir telefon sesi, sonra...&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-4719186692546212144?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/4719186692546212144/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=4719186692546212144&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/4719186692546212144'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/4719186692546212144'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/12/yeni-bir-hayat-hayal-et-oyunu.html' title='Yeni Bir Hayat Hayal Et Oyunu'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-QH8Tk1nSO6A/Tute2WdkpeI/AAAAAAAAAgY/R6qsbbwIHQM/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-6955959831920970670</id><published>2011-12-12T19:08:00.002+02:00</published><updated>2011-12-12T19:20:22.007+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ahmet Haşim’in ‘O Belde’sini Bulmak İçin Dersler'/><title type='text'>Ahmet Haşim’in ‘O Belde’sini Bulmak İçin Dersler</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-nYGeqAwsV1w/TuY0iJ5nAfI/AAAAAAAAAfY/ZRWAJig4wrc/s1600/317159_10150452028245339_213909410338_11124153_1616563055_n.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="301" width="400" src="http://4.bp.blogspot.com/-nYGeqAwsV1w/TuY0iJ5nAfI/AAAAAAAAAfY/ZRWAJig4wrc/s400/317159_10150452028245339_213909410338_11124153_1616563055_n.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;1.&lt;/b&gt;Kuzeyde bitmeyen akşamlarda sobanın yanında kurulmuş saatli bir bomba gibi dururdu Ahmet Haşim’in şiirleri ve akşamları okurduk, kalbim. &lt;b&gt;2.&lt;/b&gt; O Belde diye bir yere kaçmak niyeti miydi beni saran bilmeden, doğrusu şiirin de afili ruhuna çokça sızamadan. Yalnız Ahmet Haşim’in bir tür süper kahraman olduğunu düşünerek, elbet çocukça, hırçınca bir şeydi, fakat Haşim neden bir süper kahraman olmasındı. &lt;b&gt;3.&lt;/b&gt; Babaannemin adı yazılı onuncu sayfasında mukaddimenin altında. Nedenini bilemediğim sorulardan biri de bu. Adamın nasıl da yüzüne hücum etmiş seneler meneler, nasıl da kederlerin mengenesinde zulme biat etmiş, diye başlayıp bitmeyen savruk, acemi, hergele paragraf da düşülmüş ya altına. &lt;b&gt;4.&lt;/b&gt; Babaannem bir sene sonra ölecekti ve ölüler ya dönerse diye beklettiği su tası da kalkacaktı mutfaktan. Haşim’in şiirleri 40 baskısıydı, devlet baskısıydı. Sonra yâd ellere düştü o kitap. O kitaptan ezberlediğim şiirler de düştü benden. Yerine koyamadığım duygular gibi gelişen garaip nedenler uydurdum. Aldırmadım, şair olmanın nedenlerine. Şair olmanın nedenleri deliliğin kevgirinde içrekti. Bütün şairlere oh olsundu. &lt;b&gt;5.&lt;/b&gt; Seksenlerin başıydı. &lt;b&gt;6.&lt;/b&gt; Dışarıda şiddet çiseliyordu akşamları, kar bile mosmorarıyordu ve işe bakın ki Haşim’in bulabildiğim tek fotoğrafı, astığım duvarın belleğine bir atom karınca gibi işleniyordu ve odadaki garip adamın suratına bakanlar tekrar bana dönüyorlardı ‘bu kim a oğlum, a tombul yanak’ içlenmeleri arasından şiirler fışkıran bir gözyuvarlağı buluyorlardı, bir de ufarak küfürler... Bana ayrılan en soğuk odaya girip yaptığım şiir deneylerinden öğrendiğim ilk gerçek bir ölümlü olmadığımdı. İşe bakın. Halk kütüphanesine gidip kimsenin yüz vermediği kitapların arasında geçiriyordum günlerimi, eşli kitapları da çalıyordum mutlaka. Ben almasam bir devir daimde fiziki yetersizlikten dolayı eskiyen kitaplarla kardeşçe çöpü boylayacak kitaplardan. Devlete de oh olsun. &lt;b&gt;7.&lt;/b&gt; Şiirden medet uman birkaç iyi adamdık. Birbirimize şiirler okuyamıyorduk utançtan. Şiirin yüksek sesle okunduğunda ortaya çıkacak endişelerden ürküyorduk. &lt;b&gt;8.&lt;/b&gt; Kimseye okuyamıyordum yazdıklarımı. İçimden delice, bağıra çağıra okumak geçiyordu oysa. Kendime uydurduğum nedenlerin ellerinden tutarak şehir mezarlığına varmıştım. Denize göz kırpan yakışıklı tepede, en ıssız, rüzgâra en yatkın, ölmeye en yakın, hayata en uzak köşeyi seçip okumuştum. Bağırarak ama. Ne kadar mutlandığımı anlatamam. Öyle garip bencileyin bir şeydi. Şiirlerime bir muhatap bulmuştum sonuçta. Mezar taşları hey... &lt;b&gt;9.&lt;/b&gt; Zalimlerin şiirden anlamamaları, ölülerin çoğunun şiirden anlamasalar da şiir karşısındaki sessizlikleri, dirilerin yazdıklarım karşısındaki sessizlikleri, hepsi birleşiyor, beni Ahmet Haşim’in O Belde’ye kaçışına özendirecek bir derdin umuruna ekliyordu. O Belde neredeydi yahut hangi yollar beni bu yolsuz beldeye ulaştıracaktı da içimdeki zembereğin medetsiz çevrimi, dur durak bilmeyen figanı böylece dinecekti. Çocukluk kahramanım Haşim ellerimden tutar mıydı da sonsuzca simli bu hayal ağına ekler miydi beni, diyordum, geceleri babamdan çaldığım Maltepe paketini yakıp tütsü niyetine, birkaç ulu şairin ruhunu çağırıyordum. Kimse gelmiyordu, şairlerin ötedünya yurtluğuna ulaşmaya Maltepe seansı ve büyülü dumanı çareler üretmiyordu. &lt;b&gt;10.&lt;/b&gt; Zalimlerin anladığı şiire mümkün olduğunca uzaktım. Mazlumların zulme karşı gösterdikleri sabrın bir tarafı sürmene pıçakları kadar keskinleşiyordu. Elbet onlar zalimler gibi şiiri elde bulundurulacak bir haz nesnesi gibi görmüyorlardı da neden şiir denilince dilleri uyuşuyordu, gözbebekleri leş gibi oluyordu. Haşim’in tek mısrada bile nasıl gidileceğini anlatmadığı beldenin haritasındaki tozu kaldıracak sebeplerim, nedenlerim olmalıydı. Haşim’in terekesi de zaten olancasına azdı. Böyleleyin az olmasında nice anlamlar barındıran bu şiirleri bir tefrika olarak görmek de ihtimaldi. Birbirini izliyordu şiirler... Birbirini andırıyordu şiirler... Birbirine tesanüt ediyordu şiirler... &lt;b&gt;11.&lt;/b&gt; Beni bana dolayan bu mefkûre, beni doladığı bana, duvarlar da örüyordu. Önümü görmek için araladığım ve aralandığım kitaplar ve dahi şiirler önümü tıkıyordu. The Waste Land yani Eliot’ın Çorak Ülkesi’nin karşısında Haşim’in O Belde’si... Ayların en zalimidir nisan. Gerçekten de zalim midir nisan. Peh peh... &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-iKCO1gC6VlE/TuY0stXUpII/AAAAAAAAAfk/_PbX3vB3tDc/s1600/H1.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="228" width="160" src="http://3.bp.blogspot.com/-iKCO1gC6VlE/TuY0stXUpII/AAAAAAAAAfk/_PbX3vB3tDc/s320/H1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Şairlerin aylara böyle kızgın olması karşısında dilim tutuluyordu. Haşim sadece ufak bir belde isterken, Amerikalı şair neden çorak da olsa bir ülke peşindeydi. O Belde... Çorak Ülke... Çorak Ülke bir ütopyadan çok olsa olsa şiirin ve tarihin ve dillerin kapılarından geçilerek varılan bir özülke olsa gerekti. O Belde ise yanında gezdirdiği çocuğun gözünde seyiren ufuklara, veremli bir anne olmak derdini çizen bir kadının tahayyülündeki belde. Duyum ve doğanın birleştiği yerdi orası. Annesi şairi ölümle terk etmişti. Ne gam. O yüzden her kadın, şairi terk edecekti. Bu sürgit devam eden bir şey. Bir gel-git bu, anbean şairin ensesini karartan... Bağdat kadar uzak veremli bir duygunun Haşim çocuğu kemirmesi... Kadın, deniz, gel-git, sararan Bağdadî akşamlar, veremli yanakların uzaklığını, her akşam kanayan ufkun uzak ve melenkolik güzelliğine eklerdi. Uzansa tutacak mesafede annesi, uzansa unutacak mesafede Bağdadî akşamların sararmış ufku, handiyse birbiriyle yer değiştirirdi. O akşamlar annesiydi, annesi her dem başlayan akşamın elleriydi. Tutardı Haşim çocuk annesinin ellerinden yahut ‘bulunmayacak bir melaz-ı hulya’nın ellerinden. O Belde’ye kaçamazdı ne yazık... &lt;b&gt;12.&lt;/b&gt; Dedemin anlattığı enteresan hikâyelerden biri de Alucra’da bir mağarayla ilgili olanıydı. Mağaranın girişinde iki kılıç duruyordu ve kötü niyetli, savsak, kara kalpli olanların mağaranın içine girmesiyle birlikte kılıçlar fırlıyor, kötülere saplanıyordu. Mağaranın içinde hazineler vardı. Türlüsünden geçilemeyecek altınlar falan, ah aman... Şiirin okuyucusuna kılıç gibi saplanmasını düşünmüştüm hikâyeyi dinlerken. Süper kahramanım Haşim beni duymamıştı daha o zaman. &lt;b&gt;13.&lt;/b&gt; İndiana’nın kırbacıyla Haşim arasındaki mesafe pek azdı oysa. Yalnız mahalledeki sarışın kızın anlayamayacağı denli bir mesafeydi bu. Ben ilgimi onun gözlerinden alamazken, o, kahpe şiirlerin tuhaflığında çalkalanan mahalle güzellerinin maestrosuydu. Evde bulunan uzun bir kemerle akla hayale sığdırılan kırbaç imgesiyle bir İndiana... İlk darbeyi özürden mözürden kaçınmadan o sarışın yiyecekti ve benim adım da hazırdı: İndiana Haşim. &lt;b&gt;14.&lt;/b&gt; İndiana Haşim’in bir kıza kemer sallamasının tek nedeni, şiir. Haşim’in karşısına Özdemir Asaf’ı çıkartan saçları saman sarısı, zekâsı kıtlık karası kız, özür dilerim, geç de olsa... &lt;b&gt;15.&lt;/b&gt; İndiana Haşim’e inanmayan kalmamıştı. O Belde olsa olsa bir deniz ülkesiydi. Ki şiirde denizlerden esen diye başlayan mısra da bunu kanıtlıyordu. &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-0h-9bIVGpHQ/TuY004Se1nI/AAAAAAAAAfw/eRSK5vRt694/s1600/images%2B%25281%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="259" width="194" src="http://2.bp.blogspot.com/-0h-9bIVGpHQ/TuY004Se1nI/AAAAAAAAAfw/eRSK5vRt694/s320/images%2B%25281%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Apartmanın kömürlüğünde mizanpajını değiştiren cinlerle yapılan ahbaplık sonucunda anlaşılmıştı bu da. &lt;b&gt;16.&lt;/b&gt; Olacağı da bu idi. Akrabalarla çıkılan ada yolculuğu. Aklımda hiç şiir yok, demek saat altı, demek tehlikedeyim. Karadeniz’in tek adasının yapayaşlı ağaçlarla bezenmiş yanaklarındaki bir kaya parçasının üzerinden izlenen yosun yeşillerinin devasa karabasanı. İndiana Haşim boş durur mu hiç. Hemen atlıyorum. Sandım ki O Belde’deyim. Boğulmaya az kala doktorum olacak Alamanyalı akraba kıt yüzme bilgisine rağmen atlayarak kurtarıyor beni, sonra ters çevirip, ayaklarımdan sıkıca tutup silkeliyor, ciğerlerime erişmesin diye denizin çılgın tuzlu suları... Artık İndiana Haşim’i tarihin dolabındaki diğer hayal terekelerinin arasına katlayıp kaldırmanın tam da sırasıydı. Alamanyalı akrabanın yılansı fısıldamasıydı buna cevaz veren; şairsen sen de ağır başlısındır... &lt;b&gt;17.&lt;/b&gt; O Belde’yi aramak bulmaktan zor. Hayatımda bir devir kapanmıştı. Babaannem kendi tarihini, ciğerlerinden gelen son karaciğer parçalarıyla bir romanın son satırlarına nokta koyar gibi sonlandırmış, yaşıtıma okkalı, bin Haşim şiiri kuvvetinde tekme atmama sebep olan o sözle, tahtalıköyü boylamış, aklımın kazanında kaynayan ve zaten beni daha da epesmerleştiren sorulara yenisini eklemişti, acaba babaannem O Belde’ye mi kaçmıştı? &lt;b&gt;18.&lt;/b&gt; ¬Gazali İmam Dedenin ölümden sonra hayat kitabını kütüphanenin en karanlık köşesinden çaldım. Gazali İmam Dede, Haşim şiirlerinin yanında kendine müstesna bir yer bulmuştu. Babaannemin gittiği yeri öğrenmeliydim, O Belde orası olabilirdi, benim de hemen babaanneme yetişmem gerekebilirdi. &lt;b&gt;19.&lt;/b&gt; Gazali İmam Dedenin kitabını hemen çaldığım yere geri koydum. Aman Allah’ım. Bin bir başlı ejderhalar, kallavi yılanlar, nedensizce korkutucu zebaniler, boynuzları keskin, kuyruğu çatalsı ve zehirli yaratıklar, yok yok, babaanneme daha fazla ağlamalıydım, birkaç yüz kere Aman Allah’ım ve aman Haşim. O Belde bura olmamalıydı, Gazali İmam Dede neden böyle yazmıştı. Ölmemek için bir ab-ı hayat olmalıydı, ya süper kahramanım Haşim, bana, O Belde derken bir sonsuzluk suyunun aktığı Kenan ilini, Yusuf güzelliğine belenmiş Nil kıyılarını ve Kuranı Kerim’de “Musa, Tuva’dasın pabuçlarını çıkar” denilen gizemli vadi Tuva’yı mı kastetmişti, e Haşim dede, bu bana reva mıydı? &lt;b&gt;20.&lt;/b&gt; “Millet süper kahramanını Süperman, He-Man, Voltran arasından seçer, sen üstelik çirkin bir şairi seçiyorsun kendine.” Mahallenin yeni fıstığı bir esmerdi ve Allah cezasını versindi. Kendini kadın kahramanlardan biri sanıyordu ve ben o akşam aynaya baktığımda bıyıklarımın çıktığını görmüştüm ve Allah yardım etsindi, dumur olmuştum, yaşım yükseliyordu, on altı yaş fitine çıkmıştık, ben, babaannemin ölü türkülerinin hayali, süper kahramanım Ahmet Haşim ve yeni fıstık... &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-_V6ZcIHFn1Q/TuY0-4fw9OI/AAAAAAAAAf8/X8RAGN8xIsg/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="266" width="190" src="http://4.bp.blogspot.com/-_V6ZcIHFn1Q/TuY0-4fw9OI/AAAAAAAAAf8/X8RAGN8xIsg/s320/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;21.&lt;/b&gt; Bu yeni fıstık Haşim’e çirkin demişti, duymuştum, pataklamalıydım. Fakat yanına ulaştığımda onu pataklayamayacağımı anladım. Gözlerine bir baktım, Allah’ım bana bir haller oluyor, O Belde sakın o gözlerin içinde bir yerde olmasın. Hıh! Onca beladan, serüvenden, beladan sonra, sen gel O Belde’yi bir esmer fıstığın gözlerinin içinde bul, laf... Elbette bu işin neşvünema bulduğu ilk hadiseye rücu etmeliydim. Aklıma hücum emrini vermeliydim artık. Yoksa bu fıstık bana çok çektirecekti. Beni melali anlamayan neslin eline teslim edecekti. Süper kahramanım Haşim dede o gece rüyamda belirdi. Bir beliriş ki sormayın. Elinde deste deste kitap, gözleri çakmak çakmak ve hırçınca savrulmuş o kitaplardan görebildiğim birkaç mısra falan, o kadar. &lt;b&gt;22.&lt;/b&gt; Rüyamda görebildiğim mısraları sabah hatırlayamıyordum. Bir terslik vardı. Şamar yemiş gibiydim, tarihten ve şiirden... Öyleyse ben de tarihe ve şiire gereken şamarı atmalıydım. Kalktım Haşim’in şiirlerini, duvardaki fotoğrafını, kalbimdeki yerini, babaannemden kalan hatırasını, çirkin ama hakikaten yakışıklı suratını, O Belde’yi falan işte attım bir kenara. Kendime daha ciddi işler bulmalıydım, o esmer fıstığı tavlamalıydım, kendime çevik mısralar edinmeliydim... &lt;b&gt;23.&lt;/b&gt; Demem o ki öyle geçti biraz bilmem kaç süre, saymadım. Artık O Belde’yi yeniden aramanın zamanının geldiğini tekrar anladım. Bir sabah çıktım tekrar sokağa, otuz yaşımı da aldım yanıma, yanımda yazdığım şiirler, yanımda tekrardan geri dönülmüş bıçkınlıklar, terütaze serseriliklerden, savulun, bitmeyecek kaidesiyle, savurgan sonsuzluğuyla süper kahramanım Ahmet Haşim geliyor peşimden...   &lt;br /&gt;------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Hamiş&lt;/b&gt;: Yukarıdaki fotoğrafta görünen Ahmet Haşim'in mezarı uzun süren ilgisizlikten dolayı kaybolmuştur. Beşir Ayvazoğlu, Haşim'in biyografisini yazarken bu kaybın farkına varıp mezarı da kaybolduğu yerden çıkartmış, etrafını saran dikenleri temizletmiş ve ziyarete açılmasına önayak olmuştur. Bu bence bir şairin biyografisini yazmak kadar önemlidir.&lt;/i&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-6955959831920970670?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/6955959831920970670/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=6955959831920970670&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/6955959831920970670'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/6955959831920970670'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/12/ahmet-hasimin-o-beldesini-bulmak-icin.html' title='Ahmet Haşim’in ‘O Belde’sini Bulmak İçin Dersler'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-nYGeqAwsV1w/TuY0iJ5nAfI/AAAAAAAAAfY/ZRWAJig4wrc/s72-c/317159_10150452028245339_213909410338_11124153_1616563055_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-4361477477843953115</id><published>2011-12-10T16:09:00.001+02:00</published><updated>2011-12-10T16:12:46.614+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şarkı'/><title type='text'>Şarkı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-ECf2qWllzm4/TuNonyUkVSI/AAAAAAAAAfM/QElDH54RFx8/s1600/167495_486567084470_549159470_6132586_6292231_n.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="130" width="200" src="http://1.bp.blogspot.com/-ECf2qWllzm4/TuNonyUkVSI/AAAAAAAAAfM/QElDH54RFx8/s200/167495_486567084470_549159470_6132586_6292231_n.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağırlığı dünyanın&lt;br /&gt;aşktır. &lt;br /&gt;Yalnızlığın yükü &lt;br /&gt;altında &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoşnutsuzluğun yükü &lt;br /&gt;altında, &lt;br /&gt;o ağırlık &lt;br /&gt;sırtımızdaki o külfet&lt;br /&gt;aşktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim diyebilir ki öyle değil? &lt;br /&gt;Rüyalarda  &lt;br /&gt;o ağırlık sürtünür &lt;br /&gt;vücuda &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fikrinde &lt;br /&gt;bir mucizedir, &lt;br /&gt;hülyanda &lt;br /&gt;kıvranır &lt;br /&gt;insan olup &lt;br /&gt;doğuncaya dek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeffaflıkla yanıp kızaran&lt;br /&gt;kalbinden bakınır- &lt;br /&gt;ki hayatın yükü &lt;br /&gt;aşktır &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama biz üstleniriz onu &lt;br /&gt;bitkin ve yorgun, &lt;br /&gt;soluklanmak zorundayız &lt;br /&gt;artık &lt;br /&gt;kucağında aşkın, &lt;br /&gt;dinlenmeliyiz &lt;br /&gt;kolları arasında aşkın. &lt;br /&gt;İstirahat olmaz &lt;br /&gt;aşk olmadan; &lt;br /&gt;yoktur uyku &lt;br /&gt;aşk düşleri &lt;br /&gt;görmeden, &lt;br /&gt;delirsen de, ürpersen de &lt;br /&gt;çıkmasa da serden&lt;br /&gt;meleklerle makineler, &lt;br /&gt;son temenni&lt;br /&gt;aşktır &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-acı olamaz o, &lt;br /&gt;inkâr edemez &lt;br /&gt;tutamaz kendini &lt;br /&gt;yok sayılırsa: &lt;br /&gt;Öyle çetindir ki yükü. &lt;br /&gt;-yaymak zorundadır &lt;br /&gt;kaygılar gibi çünkü&lt;br /&gt;çevrilemez de geriye&lt;br /&gt;verilir &lt;br /&gt;yalnızlıkla &lt;br /&gt;ölçüsüzlüğünün &lt;br /&gt;şahaneliğinde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ilık vücutlar&lt;br /&gt;parıldarlar birlikte&lt;br /&gt;içinde zifir gecenin, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;el uzanır &lt;br /&gt;vücudun &lt;br /&gt;tam ortasına, &lt;br /&gt;ten ürperir &lt;br /&gt;bahtiyarlıkla &lt;br /&gt;ve gönül sevinçle tebellür eder &lt;br /&gt;nazara- &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet, evet &lt;br /&gt;buydu işte &lt;br /&gt;benim istediğim, &lt;br /&gt;isterdim hep bunu, &lt;br /&gt;hep istedim, &lt;br /&gt;dönmek istedim tekrar&lt;br /&gt;bir çocuk gibi &lt;br /&gt;doğduğum bedene.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allen Ginsberg&lt;br /&gt;Mütercim: M.A.&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-4361477477843953115?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/4361477477843953115/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=4361477477843953115&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/4361477477843953115'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/4361477477843953115'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/12/sark.html' title='Şarkı'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-ECf2qWllzm4/TuNonyUkVSI/AAAAAAAAAfM/QElDH54RFx8/s72-c/167495_486567084470_549159470_6132586_6292231_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-8206214132386829783</id><published>2011-12-10T15:27:00.001+02:00</published><updated>2011-12-10T15:30:34.014+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Her Şey Uyuduğu Zaman'/><title type='text'>Her Şey Uyuduğu Zaman</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Ati78pbzuv0/TuNeh7S5IRI/AAAAAAAAAec/8wDw2nuSYEE/s1600/301526_10150303419089471_549159470_8220602_1947087721_n.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="150" width="200" src="http://2.bp.blogspot.com/-Ati78pbzuv0/TuNeh7S5IRI/AAAAAAAAAec/8wDw2nuSYEE/s200/301526_10150303419089471_549159470_8220602_1947087721_n.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Aslında hepimiz aynı zokayı yuttuk. Wall Street ayaklanmalarından Arap Baharı’na kadar tüm eylemlerin postmodern bir zevzeklik olduğunu anlayamadık. Bunları kime desem hemen şöyle cevaplar yetiştiriyor: &lt;b&gt;Peki ya gaddar diktatörler karşısında ne yapacaklardı? Kapitalizmin merkezine dinamit döşenmesi senin de hoşuna gitmedi mi?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Ben de diyorum ki mesele orası değil ki. Elbette bir halkın gaddarlık karşısında kalkışması, kendi kendini yönetmek için iktidarla, devletle havuç dövüştürmesi onurlu bir eylem. Yine de komplo teorileriyle zalim gerçeklerin arasında o kadar sıkıştık ki tüm bu olan bitenin halkın muarız eylemlerinden biri olduğuna inanmak bile gelmiyor içimden.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Halka inanmayı istiyorum oysa. Bizim halkımıza.&lt;/b&gt; Varsa eğer öyle bir şey, Türkiye halkına. &lt;br /&gt;Türk halkı denilen topluluk nerelerdedir. &lt;br /&gt;Nişantaşı’nda ultra lüks kaldırımlarda, Bağcılar’da Erzincanlı Erenler yazan minibüslerde, Topkapı’da tiftik ticarethanelerinde, Cağaloğlu’nda melankolik kâğıtçılarda, Taksim’de Dosto’nun Cinleri’ni de okudum ama yine de faşist evrende kendime göre bir sistem bulamadım diyen anarşistte, Üsküdar’da ufarak çay evlerinde ay sakallarını hacı yağlarıyla sıvazlayan amcada... Halk nerede, nerelerde gezinir? Bulmak için çok çaba harcamak gerekiyor.&lt;br /&gt;Ortada bir devrim varsa eğer, o devrimin liderleri nerelerdedir, kimlerdir. Bana bu kalkışmalar bir tür kadife devrim gibi geliyor. Mısır sorununun altında da Libya olaylarında da ekstrem güçler arama yarışına girmiyorum. Her şeyin altında &lt;b&gt;yabancı güçleri aramak&lt;/b&gt; çok eski bir İslamcı ve Komünist hastalığıdır. Fikriyatın veya aksiyonun yetmediği yerlerde &lt;b&gt;‘bizi engelleyen, davamıza balta indirmeye çalışan bir Amerikalı’&lt;/b&gt; mutlaka vardır bu bakış açısıyla. Yok da diyemiyoruz büsbütün. &lt;br /&gt;Türkiye’de, ortada dönen dümeni anlamak için de değil yalnızca, gündelik bir eylem olarak gazete okumak bile aklını kaçırtmaya yeter de artar. Bunu bir gazeteci olarak ‘ben’ söylüyorum, bir başkası varsın inkâr etsin. &lt;b&gt;Burhan Felek&lt;/b&gt; ve &lt;b&gt;Ahmet Rasim&lt;/b&gt;’le birlikte köşe yazarlığı başlamış ve bitmiştir bu memlekette. Mustafa Kutlu ve benzeri birkaç yazarla yaşıyor... Ama yaşaması bitkisel hayat dedikleri cinsten...&lt;br /&gt;Zokayı yuttuk demem tüm bunları toplayıp çıkarınca anlaşılıyor. Zoka nedir, bize o zokayı yutturan kim veya kimlerdir? &lt;br /&gt;Sorular zor, cevapları daha da zor. &lt;b&gt;Ahmet Muhip’in 1939&lt;/b&gt; isimli şu şiirinin söylediklerini bir çözsem:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Bin dokuz yüz otuz dokuz: &lt;br /&gt;Karanlıkların içinde&lt;br /&gt;Ölülerle yaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Puslu havayı sever kurt; &lt;br /&gt;Kaplamakta gökyüzünü&lt;br /&gt;Kurşundan ağır bir bulut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey uyuduğu zaman&lt;br /&gt;Kıracak zincirlerini&lt;br /&gt;Gecede uyanık duran.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-8206214132386829783?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/8206214132386829783/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=8206214132386829783&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/8206214132386829783'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/8206214132386829783'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/12/her-sey-uyudugu-zaman.html' title='Her Şey Uyuduğu Zaman'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-Ati78pbzuv0/TuNeh7S5IRI/AAAAAAAAAec/8wDw2nuSYEE/s72-c/301526_10150303419089471_549159470_8220602_1947087721_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-890372445560400925</id><published>2011-12-09T16:23:00.001+02:00</published><updated>2011-12-09T16:35:37.516+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Suya Rüya Anlatan Kadınlar'/><title type='text'>Suya Rüya Anlatan Kadınlar</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-CUZO-b7O9hI/TuIaPaWGZ1I/AAAAAAAAAeE/9cnYLRGo86U/s1600/images%2B%25281%2529.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="184" width="275" src="http://4.bp.blogspot.com/-CUZO-b7O9hI/TuIaPaWGZ1I/AAAAAAAAAeE/9cnYLRGo86U/s400/images%2B%25281%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Bağırarak uyanmak... &lt;br /&gt;Bunun nasıl bir açıklaması olduğunu hep merak ederim. Rüyalarımızı kayıt altına almaya yarayan bir cihazın varlığına inanmak istiyorum. Çabuk unutulan rüyalar ansiklopedisi diye bir kitap bile yazabilirim bu derdin yüzünden.&lt;br /&gt;Bağırarak uyandım zaten. &lt;br /&gt;Aslında güzel bir rüyaydı. Sadece rüya da değildi. Sanki geçmişte birikmiş o anlar bana ulaşmak istiyorlardı. Bunları yeniden yaşamalısın, unutmamalısın diye zorluyorlardı beni.&lt;br /&gt;Bazen,&lt;b&gt; dünya senin adına bir işe kalkışıyor&lt;/b&gt;, derdi eski bir devrimci arkadaşım. Arkadaşım dediysem benden 30 yaş büyüktü. Ama arkadaş olmuştuk işte. Dünyanın senin adına bir işe kalkışması, buna kader diyoruz demiştim ona ben. Doğal olarak inanmıyordu kadere de kedere de. Başka bir açıdan onun, bir Cizvit tarikatına üye köktencilerden biri olduğundan şüphelenirdim. Fena ahlakçıydı. Fena ahlakçı ne demekse?&lt;br /&gt;Bağırarak uyandım, sonra mutfağa koştum. &lt;br /&gt;Bu hareketin bir tefsiri yok aslında. Dünya beni bu işe zorluyor. Annem kötü rüyaların &lt;b&gt;‘akan suya’&lt;/b&gt; anlatılması gerektiğine inanır. Ben bunu saçma bulurum. Ama gelin görün ki beynim benden daha fazla anneme inanıyor. O yüzden istemsizce mutfağa, suya koşturuyor beni... Yaşlıların bazı nasihatlerinin hurafe olduğunu düşünmeye yatkınız. Çoğu da öyle zaten. Fakat siz de kabul edersiniz ki böyle bazı nasihatlerinin altında müthiş bir bilgelik de gizli. Rüyaların suya anlatılması... Her an böyle terkipler beni bir romantik yapabilir yani. Şu isimde bir kitap bile yazdırabilir mesela: Suya Rüya Anlatan Kadınlar...&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bağırarak uyandıktan sonra...&lt;br /&gt;Aynalı dolaba iki el revolver...&lt;br /&gt;Annemi aradım. İki günde bir konuşuruz. Birbirimizden uzak olunca böyle oluyor. Birikmiş meseleler, akrabalar hakkında sualler; sonra anamın sesinin &lt;b&gt;‘hissileşmesi...’&lt;/b&gt; Benim bu &lt;b&gt;‘hissileşme’&lt;/b&gt; karşısında tutuk kalışım. Gel de anlat bunu insanlara. Bunu değil de rüyamı anlattım. Git suya anlat dedi başından savarcasına. &lt;br /&gt;İnat ettim ben de. Rüyayı bütünüyle unutmuştum üstelik. Ama rüyanın kozmik etkisinden çıkamıyordum. Ya gördüğüm ama unuttuğum rüya, gün içinde başka vesilelerle karşıma çıkarsa. Niyeyse böyle bir tedirginlik... &lt;br /&gt;Usulca mutfağa yürüyorum. Zorla diş çektirmeye giden bir çocuk gibiyim. Çare yok. Rüyanın kozmik havasından çıkmanın tek yolu &lt;b&gt;‘suya rüya anlatmak...’&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Çok önceden, aslında şu kelimeyi daha bir seviyorum bu ara: Evvelden... Babaannemin bir sürü ‘hurafesi’ne maruz kalmıştım. Esnerken ağzını kapa yoksa şeytan girer! Gece banyoya gitme! Aynaya çok bakma deli olursun!&lt;br /&gt;İnsan tüm bunlara gülüyor şimdi. Babaannemin yüzlerce hurafesi(!) arasından seçtiğim üç ‘madde’ bile neleri yitirdiğimizi aslında şamar gibi çarpıyor suratlarımıza. Şimdi hurafe dediğimiz bu ikazlarda bir yaşam şeklinin, bir ahlak seviyesinin ölçüleri gizli. Eski evlerde aynaların üzerinin bir tülbentle kapatılmasını şimdiki modern zihin anlayamaz zaten. &lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Büyük şehirlerde ‘tek yeşil alan’ neden mezarlıklardır?” &lt;/b&gt;sorusunu sorup unutmanın tam da zamanı...&lt;br /&gt;Susarak unutmaya çalıştıktan sonra...&lt;br /&gt;Yok, unutamadığınız gibi, radyodan gelen bir bozlak sesinden, sokakta kavga eden iki veledin sövüşmesinden, gün ışığının o gün odaya daha değişik damlamasından şevk alıp bazı hatıralar da damlıyor odaya.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Deniz şurup gibiydi... Diye bir anı anlatmaya hazırım sanki bu sabah. Ya da şu ardı arkası kesilmeyen askerlik anılarından... Bir defa askere gittin mi ömrünün sonuna kadar askersin işte denli bir Türk sohbeti... Bir kahvenin kabarması, bir gelin evinin telaşesi... &lt;br /&gt;Oldu mu? Olmadı. Üstelik kozmik bir rüyadan çıkmışım yüzüm gözüm baharat gibi. Hiçbir şey anlatmamalı, belki bir şarkı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Korku içinde yaşıyoruz&lt;br /&gt;Çünkü öleceğimizi biliyoruz&lt;br /&gt;Hayvanlar öleceklerini bilmez, korkuları yoktur!&lt;br /&gt;Memnun biçimde yaşarlar... İçinde bulundukları anı.&lt;br /&gt;Ölümün farkında olmak bizi alıkoyar...&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna yakın bir şeyler söylüyor Bob Dylan, anlayabildiğim kadarıyla. Geçip de ‘geçmeyen’ yaralar gibi hayat. Bunu derim ama. Ölüm hakkında kolay konuşamam Amerikalı Bob gibi. Ölümü gülerek kabullenen babaannemi anlatırım ona. Bin türlü hastalıktan, acı duyan yeri neresindeyse beyninin orası ‘nasır tutmuş’ babaannemi... Ölürken bile, evet Allah’ım o mübarek kadınlar ölürken bile gülümsüyorlar biz ölümlülere. O yüzden rüyalarını gidip sulara anlatıyorlar. Bize bundan kalansa, &lt;b&gt;bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-890372445560400925?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/890372445560400925/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=890372445560400925&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/890372445560400925'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/890372445560400925'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/12/suya-ruya-anlatan-kadnlar.html' title='Suya Rüya Anlatan Kadınlar'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-CUZO-b7O9hI/TuIaPaWGZ1I/AAAAAAAAAeE/9cnYLRGo86U/s72-c/images%2B%25281%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-5496161511701259606</id><published>2011-12-08T18:21:00.001+02:00</published><updated>2011-12-08T18:24:50.896+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Para Kasanıza Kaç Metafor Sığar?'/><title type='text'>Para Kasanıza  Kaç Metafor Sığar?</title><content type='html'>Bir deflatör (para kısıtlayıcı) aygıtımız olaydı da yıllık para düşüşleri eğrisini yıllık şanssızlık grafiğinde peyleyeydik. Yurttaşlarımız dolar/euro biriktiriyor kötü günler için. &lt;br /&gt;Gazetelerin ekonomi sayfalarındaki vazgeçilmez spot hatta klişe bu. Doların satın alma gücü eriyor a dostlar. Euro yükselişte. Altın en iyi yatırım. H&lt;b&gt;er şeyi satın Yuan alın, Şanghay’da bir lokanta açın. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Hareketsiz birikimi olanların yatırım yapmaları tavsiye edilir. Hareketli birikimi olanlar boş durmasın. Haydi, çekin kürekleri!&lt;br /&gt;Yoksulların sırtındaki yarayı daha çok kanırtmak için koşarayak faize...&lt;br /&gt;Ekonomi cilveli iş... &lt;br /&gt;Para ne kadar fazlaysa, derdi de o kadar çok. Ama benim temel tezim, para metaforun en büyük düşmanı. Oysa parasızlığın ya da az paraya kanaat etmenin cesur hayaller kurdurmada insana kazandırdığı bir çeviklik var ki vazgeçilmez. Büyük hayalcilerin aynı zamanda büyük tembeller olması da bir rastlantı değil. &lt;br /&gt;Oysaki bizde tembellik ya da işte atalet hoş karşılanmaz. Hele &lt;b&gt;‘sultani tembellik’ &lt;/b&gt;diye bir deyim var ki evlere seza. &lt;br /&gt;Tembelliğin karşıt yakasını bekleyen &lt;b&gt;‘çalışma’&lt;/b&gt; ise hırsın yek kardeşi değil. Çalışmaya, bir işe yarama haline karşı başkaldırı ise bir tür ergenlik meşalesi. &lt;br /&gt;Anarşistlerin dillerinde pürdikkat tekrar be tekrar tüttürdükleri Mao biraderin uzun yürüyüş ve zıplayarak deprem yapmak işleri de zilli pilli ve oynak durumlar. &lt;br /&gt;Büyük devrimcilerin tembelliğe öykündürdüğü halklar, az çalışıp çok uyumak için ölmeye razıydılar. Oysa bazı işbilir romanların uyuz kahramanı olmayı yeğ tutan tembeller var ki dillere şandır. &lt;b&gt;Oblomov&lt;/b&gt; bunlardan biridir mesela. Adam sendecilik, miskinlik, yarın yaparımcılık’ın aile çevresinde ve kahramanında somutlandığı dev eser. Batılıların anlayamayacağını söylerler. Doğrudur aslında. Bizden &lt;b&gt;Felatun Bey&lt;/b&gt; İle &lt;b&gt;Rakım Efendi&lt;/b&gt; ve &lt;b&gt;Fatih Harbiye&lt;/b&gt; eserlerine kardeş çıkar ve dahi benzer ki bu yanıyla önemlidir. &lt;br /&gt;Nedir, &lt;b&gt;baba tavsiyesi değilse hiç ciddiye alınmayacak şeyler vardır.&lt;/b&gt; Babalar hep doğruyu söyleyecek değil ya. Bazen de yanlışı, yanılışı söylerler bilerek ve de istemeyerek. Deneyim kazanma aşkına çekin kürekleri o zaman. O kürek ya bizi limana erdirecek ya da bazı başlar yarılacak. Her ikisinde de vardır bir iş, diyerek endişe kemerlerini sıkı bağlamayı unutmamalıyız. &lt;br /&gt;Ha neydi, &lt;b&gt;Oblomovdu&lt;/b&gt;, &lt;b&gt;Mao&lt;/b&gt;biraderdi derken unuttuk. Çok para metafor katilidir demiştik, çok bilmiş kalemimizi sağa çekip biraz dinlendirelim ve güpgüzel bir filmden ‘aman Allah ne güzel’ bir kareye dikkat arttıralım:&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-gMWaJWRA0Rg/TuDktu9AWnI/AAAAAAAAAd4/jcwcIQAI7A4/s1600/indir.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="288" width="175" src="http://1.bp.blogspot.com/-gMWaJWRA0Rg/TuDktu9AWnI/AAAAAAAAAd4/jcwcIQAI7A4/s400/indir.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;“-Metafor ne demek Sayın Neruda? &lt;br /&gt;-Bir şey söylerken başka bir şeyi ima etmektir Sevgili Mario.&lt;br /&gt;-Nasıl yani Sayın Neruda?&lt;br /&gt;Neruda denizle ilgili bir şiir okur:&lt;br /&gt;Burada adada ne çok deniz&lt;br /&gt;Her an kendinde doğuyor&lt;br /&gt;Diyor ki evet, diyor ki hayır, hayır&lt;br /&gt;Evet diyor maviler içinde&lt;br /&gt;Köpükler içinde hızlı hızlı&lt;br /&gt;Diyor ki hayır, hayır&lt;br /&gt;Sakin duramıyor hiçbir zaman&lt;br /&gt;Sürekli çarparak bir kayaya, ama başaramayarak onu inandırmaya&lt;br /&gt;Benim adım deniz diyor&lt;br /&gt;Böylece yedi yeşil diliyle, yedi denizden ona doğru koşuyor&lt;br /&gt;Onu öpücüklere boğuyor, ıslatıyor&lt;br /&gt;Adını yineleyerek göğsünü dövüyor.&lt;br /&gt;-Bu şiirdeki deniz hayatın metaforu olarak kullanılmıştır sevgili Mario, nasıl buldun şiiri?&lt;br /&gt;-Çok güzeldi Sayın Neruda sanki içinde tekne salınıyordu.&lt;br /&gt;-Bak sen de metafor yaptın Mario.&lt;br /&gt;-Ne zaman yaptım.&lt;br /&gt;-Şimdi ‘tekne salınıyordu içinde’ dedin.&lt;br /&gt;-Tekne bir metafor yani...&lt;br /&gt;-Evet.&lt;br /&gt;-Deniz bir metafor, gökyüzü bir metafor, o zaman tüm dünya, başka bir şeyin metaforu Sayın Neruda...”&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Michael Radford&lt;/b&gt;’un yönettiği Postacı (&lt;b&gt;Il Postino&lt;/b&gt;) filminin belki de en güzel karesi. &lt;br /&gt;Şairin sürgünde bir adada kendine talebe tuttuğu postacı şiir çırağıyla sohbeti... Üstelik de postacı &lt;b&gt;‘posta’&lt;/b&gt; işine sırf &lt;b&gt;Pablo Neruda&lt;/b&gt;’ya mektup taşımak için nerdeyse ‘yok para’ya girmişti. &lt;br /&gt;Tüm dünya, denizler, cebimizdeki paralar, güzel gökyüzümüz, çekmecedeki ev tapumuz, altımızdaki arabamız, evimizin önündeki şenlikli bahçe bir metafordur a dostlar. &lt;br /&gt;Bir şiir çırağının beş dakikada çözdüğü bir sırdır ki adamı ya Oblomov yapıp evin duvarlarındaki çatlakları saydırır ya da büyük aldırmazlıktan, &lt;b&gt;ulu anlam&lt;/b&gt;a doğru seğirttirir... &lt;br /&gt;Bu ‘patlamış bilet’i hangi ‘fiyata’ nerede bulacağınız size kalmış!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-5496161511701259606?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/5496161511701259606/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=5496161511701259606&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/5496161511701259606'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/5496161511701259606'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/12/para-kasanza-kac-metafor-sgar.html' title='Para Kasanıza  Kaç Metafor Sığar?'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-gMWaJWRA0Rg/TuDktu9AWnI/AAAAAAAAAd4/jcwcIQAI7A4/s72-c/indir.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-2057459333552440125</id><published>2011-12-08T17:30:00.001+02:00</published><updated>2011-12-08T17:45:57.727+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='This Is The End Versus Kanaat Ekonomisi'/><title type='text'>This Is The End versus Kanaat Ekonomisi</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-xHR2Ri7kRDk/TuDZQX4v5TI/AAAAAAAAAc8/QfwDByf2w58/s1600/indir.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="149" width="200" src="http://3.bp.blogspot.com/-xHR2Ri7kRDk/TuDZQX4v5TI/AAAAAAAAAc8/QfwDByf2w58/s200/indir.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Modern dünyanın sonu mu? &lt;br /&gt;Bu soruyu epeydir soruyoruz ve kendimize göre ayartıcı cevaplar üretiyoruz. Aslında sadece modernizmin değil hemen her şeyin bir bitme, tükenme noktasına varayazdığını gördüğümüzden midir nedir, muktedir bir yok oluşun bayraktarlığını üstleniyoruz nicedir.&lt;br /&gt;Kültürel dünyanın Elvis’i S. Zizek &lt;b&gt;‘Gerçeğin arzulanan bir şey olmadığını’&lt;/b&gt; söylüyor son Batman filmini yererken. Sosyal sistemi korumak için yenilenen yalanlara hepimizin ihtiyacı var; ama bundan kurtulmanın yolu bu çokbilmiş filozofun dediği gibi psikanaliz ve sinema biletleri değildir. Zehir gibi zeki filozofumuz küresel mali krizin kapitalizme şok tedavi yapacağını söylemişti. Daha da kan emici hale geleceğini de eklemişti. Buna katılmamak elde değil elbette. Hatta liberalizmin dinsel devletler karşısında gerileyeceği fikrine de... Fakat komünizm konusunda Zizek de yanıldığını kabul etti. Faşizm kötü fikirler doğuruyordu ve iktidara geldiğinde de bunu devam ettirdi. Komünizm ise bir özgürleşme vaat ediyordu ama iktidara geldiğinde faşizmi bile şaşırttı. &lt;b&gt;Kültür Elvis’imiz Zizek &lt;/b&gt;de tam burada romantik bir solcu olmanın acısını bastırmak istercesine sinema biletlerine sarıldı. Oysa Lenin ne demişti Sevgili Zizek: &lt;b&gt;“Şimdi iktidardayız ve bütün alçaklar bizden yana...”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bombalamanın ertesi günü, &lt;b&gt;Lenin&lt;/b&gt; hakkındaki uzunca bir yazımı basmak üzere olan bir dergiden, yazının yayımını ertelemeye karar verdiklerini söyleyen bir mesaj aldım, bombalamanın hemen ardından Lenin hakkında bir yazı yayımlamanın uygunsuz kaçacağını düşünmüşler. Bu, ardından uğursuz ideolojik gelişmelerin, 70'lerin Almanyası'ndakinden daha güçlü ve daha yaygın yeni bir Berufsver'un (radikalleri istihdam etme yasağının) yaşanacağını mı gösteriyor? Bugünlerde, şimdi bir demokrasi mücadelesi verildiği cümlesi sık sık duyuluyor doğru, ama bu cümleyle genelde kastedilen şeyler kastedilmiyor. Daha şimdiden kimi solcu arkadaşlarım böyle zor anlarda başımızı eğip kendi gündemimizi dayatmamam daha iyi olacağını yazdılar bana. Kriz karşısında başını kuma gömmeye yönelik bu eğilime karşı, Solun şimdi daha iyi bir analiz sunması gerektiğinde ısrar edilmelidir aksi takdirde, sol, gayet sıradan insanların yaptıkları gerçek kahramanlıklar (sözgelimi, rasyonel bir ahlaki eylem modeli sunarak, uçak kaçıranları etkisiz hale getiren ve uçağın erken düşmesini sağlayan yolcuların yaptığı gibi: &lt;b&gt;İnsan kısa bir süre içinde ölecekse, cesaretini toplayıp başka insanların ölmelerini engelleyecek şekilde ölmelidir&lt;/b&gt;...) Göz önünde bulundurulduğunda, siyasi ve ahlaki yenilgisini peşinen ikrar etmiş olur. &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-S6P-ZE-b8mA/TuDZdCK2EqI/AAAAAAAAAdI/xH7OGMyLqzg/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="266" width="190" src="http://1.bp.blogspot.com/-S6P-ZE-b8mA/TuDZdCK2EqI/AAAAAAAAAdI/xH7OGMyLqzg/s400/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Zizek ne kadar haklı. Solcular ne kadar yenilgiye alışıklar. Yukarıdaki paragrafta içini döküyor Zizek. Yenilgiden kendine düşen payı almış görünüyor, aslında bundan gizli bir mutluluk da duyduğu kesin. &lt;br /&gt;Modern dünyanın birçok filozofu gibi modernliğin karşısındaki safını çaktırmadan alıyor o da. Hepsi de modernlikten şikâyetçi. Modernite olmasaydı naparlardı bilinmez. Zizek sinemayla arasını hoş tutuyor. Yeri geldiğinde eleştirinin topuzunu kaçırmadan, filmlerle aslında dizayn edilmek istenen insanın prototipinin yaratılmak istendiğini her fırsatta söylüyor. Tipolojiler artık günden güne değişiyor. &lt;br /&gt;Yüzüklerin Efendisi romanının önce filmi yapıldı, yetmedi hemen bir bilgisayar oyununa ulaştılar. Baba filmi de bu garip kaderden nasibini alanlardan. Roman olarak yaşamaya devam etmiyor ama her kuşak filmiyle besleniyor, onun da oyunu yapıldı. Çünkü artık seyirci kahramanla yer değiştirmek niyetinde. Serüvene etiyle kanıyla dâhil olmak için elinden geleni yapıyor. Gün günden artan izleme kalitesi, gerçeğe çok yakın görüntüler, bize daha değişik dünyaların süper maceralarını vaat ediyor. Filmin içindeymişsiniz gibi hissedeceksiniz diyor reklam. Uçan kuşlar ensenize dokunup geçecek sanki, ejderhanın kül bulutuna karışacaksınız, gerilen ok sizin yanınızdan geçip hedefine ulaşacak. Mükemmelliğin geldiği son nokta bu. Hatta giderek ölümün soluğuna yaklaşacaksınız. Hepsi bir oyun dahilinde olup bitecek. &lt;br /&gt;Film sona erdiğinde, oyun game over yazdığında uyanabilirsiniz. Saçma hayatınıza katlanmanız için bu dünyanın efendileri size bir oyalanma gerekçesi sundular. Şimdi normal hayatınıza dönebilirsiniz. &lt;br /&gt;Çocuklar uyumuş. Karınız ışığı söndürmek üzere. Dışarıdan çöp kamyonu geçiyor. Pencerenizden neon altında ısınmaya çalışan evsizin gölgesi bir gelip geçiyor. Onu az önceki oyunda bir elf gibi düşünüyorsunuz. Pencereyi açıp eve davet ediyorsunuz. Adam biraz çekiniyor ama gelecek çaresi yok. Sıcacık evinize bir elf davet etmenin mutluluğu içindesiniz. &lt;br /&gt;Konuşuyorsunuz onla. Adam sizin deli olduğunuzu zannediyor ama napsın, bu saatte bir sıcak ortam, bir sıcak kahve bulmuş. Hem elf olur hem de batman, joker bile olur. Siz o insanı kendi deliliğiniz için zayıf zırhlarını çatlatmaya muktedir bir efendi oldunuz işte. &lt;br /&gt;İçten içe bu duruma acıyorsunuz ama olsun. Hem siz o adam için hayra girdiniz, hem de o adam mutlu oldu işte. Oysa öyle bir yanıldınız ki farkına varamayacak kadar büyülenmişsiniz. Modern dünyanın efendilerinin, lortlarının gözünde sizin o adamdan farkınız yok. Tıpkı sizin o evsizi evinize davet etmeniz gibi modern dünyanın lortları da sizi kendi macerasına davet etti. &lt;br /&gt;Tıpkı o adamın açlığı gibi sizin de yaşamsal açlığınızı modern dünyanın efendileri doyurdu. &lt;br /&gt;Adamın karnı doydu. Gönderdiniz. Siz belki hayra geçtiniz. O adam mutlu. Onun için rastgelirse bir daha başka bir ev bulabilir. Ama sizin açlığınız için siz sürekli dilenmek zorundasınız. Hem de dilendiğinizin farkına varmadan... &lt;br /&gt;Sizin sönük ve rutin yaşamınızı renklendirecek şeyler için sürekli çalışmanız lazım. Hep yorulmalısınız ki daha çok düş için para kazanasınız. O evsizin ise böyle bir derdi yok. Varsa vardır, yoksa napalımdır evsizin işi. Ama siz yokluğa tahammül edemezsiniz. Yokluğun yokluğuna bile sizin sözlüğünüzde yer yoktur.&lt;b&gt; Sizi evine davet eden efendinizin verdiği hayaller kadar mutlusunuz. Bir gün hayal vermeyi keserse naparsınız. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-2d1MfFcwJ7Y/TuDZnu8wG8I/AAAAAAAAAdU/r27GUomiTCU/s1600/images%2B%25281%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="259" width="182" src="http://1.bp.blogspot.com/-2d1MfFcwJ7Y/TuDZnu8wG8I/AAAAAAAAAdU/r27GUomiTCU/s400/images%2B%25281%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;CEO&lt;/b&gt; kelimesinin açılımı &lt;b&gt;Chief Executive Office&lt;/b&gt;... Birçok Türkçe karşılık bulunabilir, ama ‘sio’ kelimesinin cazibesini geçemez. Türkler ‘s’ harfini severler. Dolayısıyla ‘s’ harfiyle başlayan kelimeleri de İngilizcelerinden Türkçeye çevirmezler. Spor, step, stoper... vb. Çünkü o ‘s’ harfi garip bir tıslama, bir zarafet, hadi saklamayalım üstten bakma verir. CEO’lar da genel müdür üstü, yönetim kurulu başkanı altı gibi garip bir yerdeler. Halihazırdaki unvanları onların böylesine ortada, böylesine karmaşık makamlarını çekici kılmakta. CEO’lar mal sahibi adına iş tutan, mal sahibinin malını ondan daha iyi parlatıp, pazarlayan aracı iş sahibi gibidirler. Türkiye’de genelde icra kurulu başkanı da deniliyor CEO’lara. ‘Bana bir çözüm üret’ feveranını ancak CEO’lar çözebilir. Biraz daha düşününce aslında kâhya demek istiyoruz. Bugün işyerindeki CEO’nuza kâhya deyin bakalım, diyemezsiniz. Türk filmlerindeki acımasız kâhyalarla,&lt;b&gt; Cem Karaca’nın Kâhya Yahya&lt;/b&gt; şarkısıyla süregelen değişimi izleyin. Kâhyalar o filmlerde acımasızken, şehir hayatıyla birlikte yaşayamayacağı hayatın peşinden ağlayan, giderek bu haliyle de cesurlaşan Kâhya Yahya’ya dönüşür o meşhur şarkıda... Evet modern hayatın kâhyaları CEO’lar da bu anlamıyla acımasızdır. Önüne konulan kâr zarar cetveline bakarak bir karar vermek zorundadır. Şirket bu yıl zarar etmiştir. Aslında zarar etmemiştir. Geçen yıllarla alışkanlık haline dönüşen yıl yıldan artan kâr dengesi, paritesi bu yıl bozulmuş, düşmüştür biraz. Oysa ne kendi cebine giren paraya zeval gelmiştir ne de patronun... Hatta zarar bile etmemiştir. Sadece her zamanki kârından vazgeçmek istemez patron efendi. Kâhya’sına, CEO’suna seslenir ve bir çözüm bulmasını ister. &lt;b&gt;Ferdi Tayfur’u Necla Nazır’ından ayırmak için hain planlar yapan o filmdeki gibi Kâhya CEO nihai çözümü bulur: İşten çıkarmalara başlayalım.&lt;/b&gt; Sigortalar, vergiler ve maaşlar belimizi bükmesin. Hem kârdan zarar da etmeye başladık.&lt;br /&gt;Batı Avrupa Müttefik Kuvvetleri Başkomutanı &lt;b&gt;General Eisenhower&lt;/b&gt; II. Dünya Savaşı'nın sonunu tayin eden Normandiya çıkarması sonrasında gazetecilerin karşısına çıkar.&lt;br /&gt;Gazeteciler sorar: &lt;br /&gt;&lt;b&gt;"Bu mucize çıkartmanın arkasındaki beyinleriniz kimler?"&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Eisenhower'in cevabı şöyle olur:&lt;br /&gt;&lt;b&gt;"Çıkartma başarılı olmasaydı, 10 binlerce evladımız ölseydi, divan-ı harpte kim yargılanacaktı, kim mahkûm edilecekti? İşte sorunuzun cevabı..."&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Evet divan-ı harpte yargılanacakları CEO seçer. Şirketin bekası için bir sürü insanın hayatının en güzel günlerine kıyar. Bir tür giyotincidir CEO. Giyotini çekme kararını veren kişidir. Birçok CEO, unvanının en sonuna gelmiştir. Daha da yükseleceği bir yer kalmamıştır. Patron olmak istemezler. Sadece şirketin kârlılığını paylaşır, hisse verirler ona. Böylece kendi payına düşen günahtan miktarını fazlasıyla alır. Suça ortak olmanın bitmeyen zevkiyle, kendine ayrılmış dünya parçasına kurularak hayal kuran insanların hayallerini gebertme planları yapar...&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-vb--E97zudA/TuDZ2a5hPjI/AAAAAAAAAdg/-8nVeQucP2o/s1600/217721_109260299157731_100002212835700_97100_4249059_n.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="302" width="400" src="http://1.bp.blogspot.com/-vb--E97zudA/TuDZ2a5hPjI/AAAAAAAAAdg/-8nVeQucP2o/s400/217721_109260299157731_100002212835700_97100_4249059_n.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Peki ya kanaat ekonomisi nedir. Tüm bunların Zizek’le, CEO’larla ne ilgisi vardır allasen. Çok ilgisi vardır.&lt;br /&gt;Mübarek Türkçede kıt kanaat deriz. &lt;b&gt;Kıt kanaat geçinmek.&lt;/b&gt;.. Sözlüğe baktığımızda yoksulluk içinde ve güçlükle geçinmek anlamıyla karşılaşacaksınız. Ne kadar yanlış bir karşılık olduğunun farkına varmak için biraz düşünmek gerekli. Kıt kelimesi ihtiyaca yetmeyecek kadar az karşılığını veriyor. Doğrudur aslında. Dünya her şeyin kıt verildiği bir diyardır. Buradaki bolluk bereket, ilerideki bir altın çağın ufak işaretleridir. Bizim bollukla imtihan edilmemiz gerçeği sadece mistik, dinsel bir emrin yasalarıyla da açıklanmamalı. Dünyadaki bütün fakirler, mazlumlar, sömürülenleri düşünün.&lt;br /&gt;Müthiş bir kıtlığın tam da ortasında yaşadığınızı anlayacaksınız. Her mili bahrideki insanların kaderinin size ne kadar yakın olduğunun farkına varacaksınız. Bugünkü öğle yemeğinizde gırtlağınızdan geçen her lokmanın bir fakirin ahıyla piştiğinin farkında mısınız? Diyeceksiniz ki o zaman yemezdik, içmezdik. O zaman de ki, yememelisin içmemelisin aslında. Öyleyse ne. Kıt olana kanaat etmelisin. Buna da kanaat ekonomisi diyoruz. Bir bankayı kamulaştırmalı devrimciler, fakirler için pişen ekmeğin fırınında odun olmalı üstün zekâlılar, tüm hakkı yenmişlerin, ezilmişlerin kaderini okumalı çokbilmiş, şişmiş, semizleşmiş sonradan görmeler. Olmalı böyle şeyler. Gazze’den Eritre’ye oradan Doğu Türkistan’a, bütün dünyaya kadar…&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sahi, banka kredi kartları kara listesinde kimler yer almaz?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-2057459333552440125?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/2057459333552440125/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=2057459333552440125&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/2057459333552440125'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/2057459333552440125'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/12/this-is-end-versus-kanaat-ekonomisi.html' title='This Is The End versus Kanaat Ekonomisi'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-xHR2Ri7kRDk/TuDZQX4v5TI/AAAAAAAAAc8/QfwDByf2w58/s72-c/indir.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-6209998387179328066</id><published>2011-11-24T20:14:00.001+02:00</published><updated>2011-11-24T20:29:07.187+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Baretta'/><title type='text'>Baretta</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-kIQY5UFH_0w/Ts6Mxc3mHoI/AAAAAAAAAbM/1nAf1i6D0eA/s1600/images%2B%25281%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="200" width="154" src="http://4.bp.blogspot.com/-kIQY5UFH_0w/Ts6Mxc3mHoI/AAAAAAAAAbM/1nAf1i6D0eA/s200/images%2B%25281%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedem Yunus bu dünyaya kafa tutarken&lt;br /&gt;Seni hep akşam yemeğine beklesin Borges&lt;br /&gt;Edebiyatta amaç kalmamışsa bombalarda &lt;br /&gt;Füze gibi şiirlerin yoksa silah kuşanmaya bak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiire yeni başladım sanki hayata ve aşka ve Allah’a&lt;br /&gt;Namlunun ucundan ve aklımdan çıkmıyorsun&lt;br /&gt;Biraz kısa duruyor belimde yampirik baretta&lt;br /&gt;Ah ki kimse kendi ruhuna da razı olmuyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aç karnına içilen sigara kendini vurmak gibidir &lt;br /&gt;Kısa Bafra bile iyi gelir aşka her durumda&lt;br /&gt;Dünya beni çok sevdi diye içerlenme sakın&lt;br /&gt;Senin de o upuzun sokağa isim takmışlığın olur belki&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çağda ekmekle bombanın fitili kardeştir&lt;br /&gt;Bu çağda tehlikeli şiirle Akdeniz’e inmek düşüncesi&lt;br /&gt;Cebimde param yoksa barettam vardır&lt;br /&gt;Aklım doğrulan bir silah değildir doğrulmaya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar kaçak, yaralar ifşaat, devrimler itiraf bekler&lt;br /&gt;İnsani açıdan sana meylim çok karmaşık&lt;br /&gt;Fikrisabitim yok bu gece, dünyaya verilen bir tepkiyim&lt;br /&gt;Teşbihlerimle geçtim evrenin, düzenin ve senin karşına&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araplar kan akıtır Türkler gözyaşı&lt;br /&gt;Ben o büyük resme bakınca seni de istedim görmek&lt;br /&gt;İstedim bunlardan namevcut olasın diye sevemedim&lt;br /&gt;Kavganın ve kasımın ve vızıltının vahşeti misin sen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni sevdirir Zühre koydurur ismini her kadının&lt;br /&gt;Seni severim belimde barettam bile korkar &lt;br /&gt;Uçuk dizelerim kurşunlar kadar tehlikeli&lt;br /&gt;Uçuk dudaklarım sevmek, uçuk şiirlerim ölmek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeryüzünde haksızlık varken yazmak çok havalı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------------&lt;br /&gt;İtibar dergisi Sayı 1&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-6209998387179328066?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/6209998387179328066/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=6209998387179328066&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/6209998387179328066'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/6209998387179328066'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/11/baretta.html' title='Baretta'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-kIQY5UFH_0w/Ts6Mxc3mHoI/AAAAAAAAAbM/1nAf1i6D0eA/s72-c/images%2B%25281%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-4269334956716287504</id><published>2011-11-22T17:59:00.001+02:00</published><updated>2011-11-22T18:01:15.951+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Henry Sen Hâlâ Burada Mısın?'/><title type='text'>Henry Sen Hâlâ Burada Mısın?</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-0OCCS82mzZM/TsvHJ4ggiyI/AAAAAAAAAaE/Cno0MUwdDFw/s1600/380894_10150452027970339_213909410338_11124148_1664965579_n.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="133" width="200" src="http://1.bp.blogspot.com/-0OCCS82mzZM/TsvHJ4ggiyI/AAAAAAAAAaE/Cno0MUwdDFw/s200/380894_10150452027970339_213909410338_11124148_1664965579_n.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Eskişehir ekspresindeyim. &lt;br /&gt;Önden üçüncü lokomotif, pencere yanı, rulman. Masanın üzerinde Adorno. Açık kalmış moleskine defter. Hem okudum hem yazdım durumu. &lt;br /&gt;Küçük kasabalardan geçiyor tren. Yeknesak evlerin, buhurlanmış sokakların arasından zıplayan bir kırkayağın içindeyim gibi hissediyorum. &lt;br /&gt;Yanımda oturan yaşlıca kadın. Gözleri öyle derin. Öyle sonsuz. Trenin raylara sürtünürkenki çıkarttığı ses var bir de o kadının çektiği tespihin ince derin şıkırtısı. Makas değişimlerinde duyulan rayların ayini.&lt;br /&gt;Eskişehir ekspresindeyim. &lt;br /&gt;Ben sanıyorum ki Trans Sibirya Ekspresi’nde yahut Orient Ekspres’teyim. Yanımda oturan kadın da Agatha Christie. Cinayetleri ‘küçük gri hücreler’ dediği beynini kullanarak çözüyor. Miss Marple tipini hatırlıyorum. Birden Eskişehir Ekspresi’nden çocukluğumun ilk yıllarından birine atlıyorum. &lt;br /&gt;Işıklar kesilmiş. Taşrada yaşayan her çocuğun uzun kış gecelerinde karanlıkta kaldığı, korktuğu bir anısı vardır muhakkak. Işıklar kesilmiş evet. Suat’la kaçtığımız köy evinin içinde kaldık böylece. &lt;br /&gt;Bisikletle aldığımız mesafe sonrası akşam çökmüştü. Omuzlarımıza çoktan çökmüştü. Yorgunduk. Köy evinde dinlenirken, elektrikler de kesilince yapacak başka hiçbir şey kalmamıştı. Gazyağını yaktık böylece. Işıklar gelene kadar bekleyelim demiştik. Sıkıntıdan evde bulduğumuz tek kitap olan Ölüm Çığlığı’nı okumuştuk gazyağı lambasında birbirimize. Ah Agatha ah.&lt;br /&gt;Tren makas değiştirince irkiliyorum zatı. &lt;br /&gt;Şimdi bir partinin kürsüsündeyim. Modernizm ve İslamcılığın uyuşup uyuşamadığını tartışıyoruz. Birden elektrikler kesiliyor. Mumlar yakılıyor. Karanlıkta kalmanın uhrevi bir yanı var. Karanlık ve arkadaşlık birleşince, ortaya acayip güzel hikâyeler çıkıyor. Birbirine eklenen kurgular, hikâyeleri biraz değiştiriyor ama gene de bu çocuksu yandan memnun kalıyoruz. Sonra birden aklıma geliyor, teknik ve medeniyetin bize sundukları hayatımızı kolaylaştırırken yerine başka bir hayatı ikame ettiriyor. Kim demişti unuttum, ben de öyle düşünüyorum: Ben tekniğin bana verdiklerini iade etmeye hazırım ya teknoloji benden aldıklarını geri verecek mi? Tabii ki vermeyecek. Bir Alman seyyah Burdur’da -on sekizinci yüzyılda sanırım- bir köye gider. Gölün çevresine kurulmuş köy, sanki dünyanın kenarında gibidir. Köylülerin neyle beslendiklerini öğrendikten sonra gölden balık tutulmadığını anlar seyyah; neden gölden balık tutmuyorsunuz, der. Köylüler gayet sakin biçimde buna ihtiyaç duymadıklarını, zaten ellerindeki yiyecekle ihtiyaçlarını giderdiklerini, söylerler. Zevk için de mi balık tutmazsınız, diye tekrar sorar seyyah. Köylü bu sefer biraz hiddetli, biz zevk için hiçbir hayvanı öldürmeyiz beyim, der.&lt;br /&gt;Batılı zihnin anlayamayacağı bir şey. Bugün bir sürü çevre örgütü var. Uluslararası örgütlenmeler var. Bu kuruluşların başındaki insanlar ya da destekçileri günah çıkarır gibi bizden yardım istiyorlar. Ormanları, ağaçları korumanın bir medeniyet meselesi olduğunu söylüyorlar. ‘Bar bar’ konuştuğumuz için bize Barbar diyen Batılı zihnin medeniyeti bir kirlenme vesilesi yapmasına önayak olan felsefe de, ilerleme ve aydınlanma masalı da bizden çıkmış değil. (Biz her kimsek) &lt;br /&gt;Ekspres yavaşlıyor biraz. Puşkin’in Erzurum yolculuğu geliyor aklıma, Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Notlar’ı. Omsk tutukevinden ‘yazmaktan men edilirsem ölürüm’ diye yazdığı mektup karısına. Yazmasam da yaşardım diyorum kendi kendime. Bir marangoz olabilirdim ve daha mutlu olabilirdim. Yazmaktan men edilirsem diye bir korkum yok, benim korkum medeniyetten men edilenlerin, yerine sundukları medeniyetin gaddarlığı. &lt;br /&gt;Henry David Thoreau’yu neden çok sevdiğimi anlatan bir yazı için yağmurun altına atıyorum kendimi. &lt;br /&gt;Tam ortasındayım yazının, hayatın ve yağmurun...&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-4269334956716287504?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/4269334956716287504/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=4269334956716287504&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/4269334956716287504'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/4269334956716287504'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/11/henry-sen-hala-burada-msn.html' title='Henry Sen Hâlâ Burada Mısın?'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-0OCCS82mzZM/TsvHJ4ggiyI/AAAAAAAAAaE/Cno0MUwdDFw/s72-c/380894_10150452027970339_213909410338_11124148_1664965579_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-6062900487234993223</id><published>2011-11-21T15:42:00.001+02:00</published><updated>2011-11-21T15:56:17.096+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bir Gün Kapınızda Hızır'/><title type='text'>Bir Gün Kapınızda Hızır...</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-Vvrpzc4djzU/TspXAd_X-wI/AAAAAAAAAZs/ew4IVxkL4VE/s1600/he.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="278" width="181" src="http://1.bp.blogspot.com/-Vvrpzc4djzU/TspXAd_X-wI/AAAAAAAAAZs/ew4IVxkL4VE/s320/he.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bir Oda, Bir Saat Sesi&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir oda, içinde bir saat sesi&lt;br /&gt;Hayatın sırtımdan giden pençesi,&lt;br /&gt;Ve beni maziye götüren bir el,&lt;br /&gt;Eski günlerimiz, sessiz ve güzel...&lt;br /&gt;Bulduğum kayıplar, her günkü yerin,&lt;br /&gt;İşte konsol, ayna, köşe minderin,&lt;br /&gt;Seccaden, tespihin, namaz başörtün.&lt;br /&gt;Bir şey değişmemiş, sanki daha dün.&lt;br /&gt;Yine ortancalar altı camının,&lt;br /&gt;Dışarda sükûnu yaz akşamının,&lt;br /&gt;Bahçemiz sulanmış, ıslak her çiçek.&lt;br /&gt;Kapı çalınacak, babam gelecek...&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Türk şiirinin içinde bazı metinler var ki, sessiz ve derinden sürdürürler yaşamlarını. Büyük şiir-küçük şiir ayrımında bazen ‘ayırıcı’ metinleri göremiyoruz. Ziya Osman Saba’nın yukarıdaki şiiri de öyle. İnsana temiz Türkçenin, güzel konuşmanın, maziyi nostalgiaya batmadan hatırlamanın ‘garip neşesi’ni veriyor. Türkçenin ‘sessiz’ harflerinin arasındaki eşsiz müziğin...&lt;br /&gt;Başka bir açıdan, iman etmekle ilgili de bir şiir. Bektaşilerdeki zaman felsefesinin bir başka yorumu. Devre-i Yek, Devre-i Dü, Devre-i Se, Devre-i Çehar... &lt;br /&gt;Bu anlamda Ziya Osman’ın bu muhteşem şiiri, doğrusal, kronolojik, geri döndürülemeyen zaman kavramına karşı çıkar. Döngüsel zamandan yana alır tavrını. Ardışık olayların anlamı, zihnin kalesinde çınlayan sesler ve görüntüler, bilinçaltının mücevher hayalleri, gündüz düşlerinin hareli renkleri, menevişleri, dalgırları hepsi birleşir, şiirin güzergâhından, imbiğinden damlayarak, kendi geçmişimizin ‘geçemeyen’ zamanlarına fırlatır bizi. Büyük Türk şiirinin kudretine iman etsek yeridir böylece. &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bizde gotik anlatı, gotik şiir yoktur. Samuel Taylor Coleridge, Yaşlı Denizcinin Türküsü'nde denizcinin ağzından mistik ve doğa üstü hikâyesini ileri-geri dönüşlerle şiirleştirir. Tıpkı Bektaşilerde olduğu gibi devamlılık ve tekrar öngörülmüştür. Coleridge’in ‘afyonruhu’ ile yazdıkları bizde zaten en doğal şekliyle gelişen hallerdir. Batı’nın gotik anlatısıyla hayal ettiklerini, Doğu zaten ‘gündelik bir farkındalıkla' yaşıyordu. Ne zaman ki cebir felsefeden ayrılıp matematiğin bir kolu oldu, ne zaman ki pozitivzmin lanetine kapıldık, işte o zaman gotik anlatılar, mistik haller ‘doğa üstü’ sayılmaya başlandı. &lt;br /&gt;Zamanın hallerini anlamak David Lynch’in Kayıp Otoban filmindeki gibi karmaşık ve döngüsel. Yönetmenin Kayıp Otoban filmi bu durumu nerdeyse felsefeden zırnık metelik almadan gerçekleştirmekte. Film, ana karakterin evinin kapısının çalınmasıyla başlıyor. Kapıyı kimin çaldığını göremiyor ana karakter. Bu aynı zamanda filmin finalidir aslında; ama bu kez kamera dış kapıyı gösterdiğinden biz de kapıyı çalanı görürüz. Filmin başında evin içinde olan ana karakter kendi kapısını çalmaktadır. Bu bir tür zaman paradoksudur.&lt;br /&gt;Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, develer pire iken... &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bir gün kapınız çalındığında birisi ‘Ben Hızır’ım’ derse n’aparsınız? &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-OpC3KJwXn6s/TspWANYGSmI/AAAAAAAAAZU/EQJ-PhL36Oc/s1600/oto.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="225" width="225" src="http://3.bp.blogspot.com/-OpC3KJwXn6s/TspWANYGSmI/AAAAAAAAAZU/EQJ-PhL36Oc/s320/oto.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-6062900487234993223?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/6062900487234993223/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=6062900487234993223&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/6062900487234993223'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/6062900487234993223'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/11/bir-gun-kapnzda-hzr.html' title='Bir Gün Kapınızda Hızır...'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-Vvrpzc4djzU/TspXAd_X-wI/AAAAAAAAAZs/ew4IVxkL4VE/s72-c/he.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-9057444110114782528</id><published>2011-11-18T20:47:00.001+02:00</published><updated>2011-11-18T20:56:04.518+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makinedeki Melek Doktrini'/><title type='text'>Makinedeki Melek Doktrini</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-9YMsc5tEHZw/Tsaow7jDKcI/AAAAAAAAAYw/2KmFJ6A5FtE/s1600/images%2B%25281%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="271" width="186" src="http://3.bp.blogspot.com/-9YMsc5tEHZw/Tsaow7jDKcI/AAAAAAAAAYw/2KmFJ6A5FtE/s320/images%2B%25281%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Makinelerin insanı kullanmasına ramak kala doğdum. Doğduğum yüzyıla esaslı bir elveda çekecek kadar büyüdüğümde, bu yüzyıl da beni kendi malı yapmaya yeltenecek kadar güçlenmişti. Soğuk savaşın, çocukların hayal dünyasını silahlarla süslediği bir yüzyılda doğdum, askerde iyi silah kullandım, iyi sevmeyi becerdiğim gibi... Hedefi de tam on ikiden vurdum, bazı kızların kalbini çalmakta da mahirdim ne gam. Doğduğum yüzyıl bana kadınların kalbinin nasıl çalınacağını öğreten romanlar miras bıraktı. Onların büyük kısmını kalp içinde okudum bir kalbimin olduğuna inanmayarak. Doğduğum yüzyıl bana memleketimi sevdirmek için şarkılar, şiirler, neşideler öğretti. Ben daha sevmek duygusunu öğrenmeden önce Türkiye’ye âşık oldum. Doğduğum yüzyılın bana bıraktığı acılardan üstümde en iyi duranlarını sadece kendime ayırmadım, bazı arkadaşlarımla da paylaştım. Acının da sevinçler gibi paylaşılabileceğini bana doğduğum yüzyıl öğretti. Acılar çoğunluktadır yasasına böylece iman ettim. Yüzyılıma iman etmek istemeyi belaların en belalısı bir düşünce addettim. Ben ona inanmaya çabaladım, o bana cevaplanacak sorular fırlattı. Doğduğum yüzyılın bana inanmasını istediğim için Türkçeyi öteleyecek bir mirasa el bükmem öğretildi bana. Oysa ben Türkçeyi Türkçe dışından öğrenen tüm Anadolu çocukları gibiydim. Kulağıma ilk okunan sesin ne olduğu konusunda hayrete düşmemi istemedi doğduğum yüzyıl, bana ondan şüphelenmem gerektiğini öğütledi. Ben tam ona ısınmaya başlamışken, ellerimde öldü doğduğum yüzyıl, ellerimde geberdi. &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Kimse “Hoşça kal!” demezdi sevdiğine,&lt;br /&gt;Kesin bir kelime kullanılırdı: “Elveda!”&lt;br /&gt;Okuyun bizi, şaşırın!&lt;br /&gt;Üzülün bizim zamanımızda yaşamadınız diye.&lt;br /&gt;Biz gece yatısına gelmiştik bu dünyaya.&lt;br /&gt;Sevdik, yıktık, yaşadık-ölüm saatimizde...&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Çocukların göğünü bombalarla süsleyen Batı modernliğine düşman olmak günümüz okumuşlarının işi. Herkes bir şekilde düşman olduğu Batı’nın nimetlerinden yararlana yararlana semizleşmiş, ebeveyniyle geçinemeyen huysuz çocuklara benziyor bu yüzyılda. Kimse, üstüne buyruklar yağdıran bir zihniyete düşman olmayı önceleyecek kadar kahraman değil artık. Bizi bir müfreze kuşattı. Her ay ona secde etmek ve malımızı mülkümüzü onun eline sürmek zorundayız. Kredi kartı oligarşisi bir müfreze gibi çalışıyor. Tek farkla, eskiden silah zoruyla olan bu baskın, şimdiyse tevarüs etmiş bir mahkûmluğun belgesine dönüşerek geliyor. Ay sonu kredi kartı hesap ekstresi, levh-i mahfuz kitabı kadar korkutucu ne yazık ki. Biz günahlarından korkmayan sadece borçlarından çekinen kale bekçileriyiz. Kalemizi kendi ellerimizle yapıp, kendi ellerimizle yıkmaya yazgılandırılmış insan görünüşlü makineleriz. Kahırla, nefretle, umursamazlıkla besleniriz. İçimizi gösterecek röntgenlere muhtaç, dışımızı gösterecek aynalara köle, sürekli güzel-yakışıklı olmak ideolojisine teşne, akşamları TV’de bizim yerimize kurulan hayallere hayran, sabahları işyerinde paramızı kazanmak çabasında gözü kör olacak kadar harama gebe, trafikte her daim ezilmek için ehliyet belgesi alacak kadar eli-çabuk... &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bir vakitler Con Ahmet adında bir vatandaş önü ardı tutulamayacak hayaller peşine düşmüş. Bedava enerji üreten bir makinenin icadı için sevdalanmış. "Bir aküyle bir motoru çalıştırır, bu motorla da bir dinamoyu ve dinamodan alacağım elektriğin bir kısmını da yine akü ve motora vererek geri kalan enerjiyi ben kullanır ve sonsuza kadar mutlu yaşarım.” Fakat kurduğu bu düşüncenin prototipini bile yaratamadan akıl hastanesini boylamış. Günümüzde ucu bucağı alınamaz imkânsızlıkta düşlere çalışanlara Con Ahmet’lik yapma diyorlar. &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-uqHZES0vyxg/TsaqLhY9mpI/AAAAAAAAAY8/TiawpFrPaXM/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="272" width="186" src="http://4.bp.blogspot.com/-uqHZES0vyxg/TsaqLhY9mpI/AAAAAAAAAY8/TiawpFrPaXM/s320/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Olayın bilimsel yanında ise şöyle ayrıntılar gizli: Bir elektrik üreteci olan dinamo ile elektrik enerjisini dairesel dönme hareketine çeviren elektrik motoru, millerinden birbirlerine mekanik olarak bağlanır. Dinamodan çıkan kablolar elektrik motorunun bağlantı uçları ile irtibatlandırılır. Bu dinamo-motor ikilisine dışarıdan verilecek kısa süreli ilk dönüş hareketi ile birlikte dinamo elektrik üretecek, üretilen elektrik, motoru çevirecek ve motor da dinamoya mekanik olarak bağlı olduğundan dinamoyu çevirecek, elektrik üretimi motora geri dönerek bir döngü yaratılacaktır. Aynı sistemi bir havuz resmiyle ve teorisiyle ispatlamaya girişenler de var. Con Ahmet’i delilikle suçlayanların aslında gerçek deliler olduğunun anlaşılmasını çok isterdim. Çünkü Con Ahmet, imkânsız gibi görülen bir şeyin dibini kazıma çabasıyla deli sanıldı. Delilikle dâhilik arasındaki çizgiye gerdiler onu, düşünen adam heykelinin yanında bir bank verdiler. Ve hepimize bir ihtardı Con Ahmet isminin aşağılarcasına bir deyime dönüştürülmesi, modern doktrinin sınırını geçerseniz, haliniz böyle olur. Halimiz böyle de olsa ‘biz yaptıklarımızda ısrar etmeye devam edeceğiz’ yürekliliğinde olanlarla bir horona durmayı istemek... &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Makinelerin insanı kullandığı zamanların genciydim. Delikanlılık olarak bizde neşvünema bulan birçok şey gençliğimi yaşadığım yirmi birinci yüzyılda geçerliliğini yitirdi. Mesela geçmiş yüzyılda araba radyolarından müzik setleri yapan o merak, o ilgi, makinedeki melek doktrininin giderek insanı kullanmasıyla yok oldu. İnsanın da kaybolduğu bir yüzyılda otuzlu yaşlarıma dümen kırdım. Ölümlerin gündelik bir alışkanlığa dönüştüğü bir yüzyılda bazı şeylerin farkına vardım. Yaşamımı sürdürdüğüm yirminci yüzyılın çocuğu değildim. Yirmi birinci yüzyılla ünsiyet bağı kuramadım. Doğduğum yüzyıldan medet ummadım. Yaşamakta olduğum yüzyıla muhtaç edemediler beni. Kuzeylere güneylere sevdiremediler... Kuzeyleri güneyleri kendimin edemedim. Dört kıtada arkadaşlarım yok benim. Kendi kıtamda akrabalık bağlarımı kestiler. Bir devr-i daim makinesi yapamadım, deli dediler. Fakat devirlerin devrildiği, patlayan bir masala döndüğü o iğrenç gerçek resmi gösterdiler her sabah bana, dehşetle baktım, suratımı daha da kararttım. ‘Ben buna kandım arkadaş’ numarası yaptım. Bir tankın topuna karşı durup ‘nanik’ yapan çocuğun cesaretinde yirmi birinci yüzyılın eridiğini, battığını, bittiğini izledim. Vallahi izledim. Siz olsanız inanmazsınız, yirmi birinci yüzyılın bir gün ellerime tosun gibi yeniden doğacağına... &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;İşte o baht yoksulu Şair’in bahtı da&lt;br /&gt;Oklar, fırtınalarla sarmaş dolaş olan;&lt;br /&gt;Düşmüş yeryüzüne yuhalar ortasında&lt;br /&gt;Çekeceği var onun dev kanatlarından.&lt;br /&gt;----------------------------------------------------------&lt;br /&gt;* İlya Ehrenburg &lt;br /&gt;* Charles Baudelaire&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-9057444110114782528?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/9057444110114782528/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=9057444110114782528&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/9057444110114782528'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/9057444110114782528'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/11/makinedeki-melek-doktrini.html' title='Makinedeki Melek Doktrini'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-9YMsc5tEHZw/Tsaow7jDKcI/AAAAAAAAAYw/2KmFJ6A5FtE/s72-c/images%2B%25281%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-4036970023617351752</id><published>2011-11-18T20:10:00.001+02:00</published><updated>2011-11-18T20:14:24.949+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Battlestar Galactica&apos;daki İslamcı&apos;nın İtirafları'/><title type='text'>Battlestar Galactica'daki İslamcı'nın İtirafları</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-A0ZJGf7l-W8/Tsaf9J1jywI/AAAAAAAAAYk/bjIFOlqn1f4/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="168" width="299" src="http://4.bp.blogspot.com/-A0ZJGf7l-W8/Tsaf9J1jywI/AAAAAAAAAYk/bjIFOlqn1f4/s400/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Kahire’de kanat çırpan kelebeğin Beyrut’ta fışkıran bir güvercine uzattığı yeryüzü rüyası: Bir girişimcinin eliyle yok olan fakir fukara güzel dünya.&lt;br /&gt;Küsuratın mahvettiği matematik ilmine çok değişkenli aşklarla karşı çıkan&lt;br /&gt;bir yeniyetme haykırır: Bize radikal ölçekli bir cebir lazım. Evraka der, lastik ayakkabısıyla kıyameti elinden tutan azize. Askerzadeler işkillenir kışlalarda, potinler huylandırır... Yüksek teknolojik tüketim ürünlerinden kederlenir hükümet.&lt;br /&gt;Belirsiz, bulanık ve kaotik esmer kızlar girer hizaya. Uzun vadeli kriz tahminlerinden çıldıran iktisatçılar derneği, deterministik bir açıklama buyurur yatsı ezanı vakti:&lt;br /&gt;- Kesinlikler küçük cisimcikler gibi dağılıyor ellerimizde... Aynı anda ölü ve diri olmakla yenidünya düzeni dedektörü, bizi kılgılıyor durmadan... Namütenahi bir sızı var a yarenler.&lt;br /&gt;Newton’dan beri hepimiz kederliyiz, oysa Aristo aptalın tekidir önermesi yedekte bulunur bir duygudur. Fizikçilerin bir kenara attıkları aşkların denge bozumu, beni büyük niçinlere kurban eden, dünya, upuzun bir patikadır a dostlar. Sevmeler bir varsayım, ölmeler bir entropi... Ve matematik de patlar. Asıl soru, enformasyonla halleşen bakir bankacıların gri tonlu varoluşlarına elektronlar eklemesidir. Niyedir, niçindir, elbettir, öyledir... Pekâlâlar ile sınanır içimizdeki hasretler, kadar aidiz birbirimize.&lt;br /&gt;Mantık çok acı, çok efkârlı Aristo. Düşündüm. Dünyanın bir forma indirildiğini. Acayip veriler edindim. Hiçbir şey yoksa, matematik patlarsa, -atom ya da foton- sonra hiçliğe kadar büzülür her şey. Kâinatın intiharı denilen saklı bilgi -yerçekimi çöküntüsü- elektrik çarpmış bir Hamlet’in sahnesi bu. Müstesna ve tuhaf. Kozmik çiplere yüklenen Babel... Her geçen günün dalını kıran geometri rüzgârı. Gözleri molekül zincirlerine benzeyen yeni insan. İki şekli kaba bir kabarcık oluyor burada. Verileri yoldan çekin insan geçiyor yedeğindeki demokrasi ilmiyle. Zamanın çalıları yırtıyor yüzleri. İhtimaller dal dal dallanıyor... Sayısız ışıkla oynanıyor dünyanın balkonundan. Bükülüyor uzay. Kanserle süsleniyor orta yaşlılar.&lt;br /&gt;Mantık çok eğlenceli, Aristo boş ver... Pavlov’un refleksleri yerin dibine geçsin Aristo. Gel gözü kapalı otoriteye boyun eğelim. Mevsimleri taşıyan şebekede bizim de bir yerimiz olsun. Karıcığım... Deja vu ile dolduruşa getirilen gençliğimiz... Soyut büyük küplerden bir evcağız mı? Maximum olasılık bir ömre sığmak mı? Işık hızının ve okyanusların tarifi, kütlelerin parlayan karnavalı... Ve filanlarımız...&lt;br /&gt;Âşıkane tasavvurlar idrakin canına okudu böylece. Ahfadımız kâinatın kayalıklarından Allah’ın medeniyetini selamlarken, seni ararım sen çıkmamalısın hatlar karışmalı. Mesela ahizenin ucunda Mehdi...&lt;br /&gt;-Şiir bitti, gemi battı... Herkes denizine insin...&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-4036970023617351752?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/4036970023617351752/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=4036970023617351752&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/4036970023617351752'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/4036970023617351752'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/11/battlestar-galacticadaki-islamcnn.html' title='Battlestar Galactica&apos;daki İslamcı&apos;nın İtirafları'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-A0ZJGf7l-W8/Tsaf9J1jywI/AAAAAAAAAYk/bjIFOlqn1f4/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-5556726871749404072</id><published>2011-11-10T20:14:00.002+02:00</published><updated>2011-11-10T20:18:33.200+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Rus Ruleti Oynayan Kahramanlar'/><title type='text'>Rus Ruleti Oynayan Kahramanlar</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-3FImckxKuiI/TrwUc2y0dMI/AAAAAAAAAYE/0IbHPIpjQdg/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="222" width="227" src="http://2.bp.blogspot.com/-3FImckxKuiI/TrwUc2y0dMI/AAAAAAAAAYE/0IbHPIpjQdg/s400/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Modernliğin en enteresan avutucularından biri ‘olumlama’ güdüsüdür. ‘Cehennem vardır ama Araf da vardır.’ &lt;br /&gt;‘Cehenneme gideceğiz ama Allah nasıl olsa inananları eninde sonunda Cennet’e gönderecek.’ &lt;br /&gt;Bu tip olumlamalar halihazırdaki tehlikenin üzerini örtmek için birebirdir. &lt;br /&gt;Katilin yaptığından memnun halde olması yine kendi kendinde bulduğu ‘olumlama'larla olur. &lt;br /&gt;Terörizm de bu anlamıyla bir düş gücü çığırtkanlığıdır. Terör eyleminin nihayetinde ölecek olanlar ‘yüce yol’un üzerine döşenmiş ‘iyi niyet şehitleri’dir. Dinamitler bu ‘olumlama’yla patlar. Canlar bu ‘olumlama’yla alınır. &lt;br /&gt;Baudrillard da teröristin saldırıyı ahlaki bir zorunluluk neticesinde yaptığını söyler. Saldırılan taraf ahlaki açıdan aşağılanmış kurbandır. &lt;br /&gt;İnançlar ne olursa oldun alttan alta gelişen bu nefret kurban edişi, terörün ahlaki açıdan mükemmeliyeti ararken, farklı dinler ve inanışlardan olan diğer ‘ölüm kusucuları’yla birleştiği noktadır.&lt;br /&gt;Ölüm terör tarafından altın bir pakette sunulmuş kurtuluştur neredeyse. &lt;br /&gt;Toplum hayatında da minibüsçüsünden taksi şoförüne, bakkaldan kasaba herkes kendi yaptığı kötülüğün, hinliğin önce kendisi için sonra da ‘senin’ için yapılan bir ‘iyilik’in ilk adımı olduğuna inanmanı sağlar. Ucuz et almışındır ve et seni zehirlemiştir, geri götürdüğünde bir ‘olumlama’ ile karşılaşırsın, ‘e n’apalım ucuz ama işte.’&lt;br /&gt;Olumlamaların geneli ‘olumsuz’ hallerde çıkar karşımıza. &lt;br /&gt;Süperego ve ideal egoların savaşı duygusal bağın ilk dışavurumudur. &lt;br /&gt;İd bu tarafıyla, çoğunlukla ölümün karşısında süperegoya karşı galip gelir. Ölüm varsa hiçbir şeyin anlamı yok söylemi de beraberinde getirdiği diğer ‘olumlama’larla başka türlü bir terörün önünü açar. &lt;br /&gt;Hayatını aşırı tamamlanmış görenlerin müntehir ya da katil olmasındaki esrar, birçok filmin, dizinin ‘anlatı şalteri’nde ilk sırayı alması, ‘ölümün en nihayet yol’ oluşundaki tercih tehlikesinin sinyalidir. &lt;br /&gt;Freud’a göre dünya tarihi ‘insan baskılanışının tarihidir.’ İnsan baskılandıkça baskılayan bir figüre dönüşür bazı hikâyelerde. &lt;br /&gt;‘Olumlama’ların hemen hepsi, az sonra bize doğru dönecek bir namlunun içindeki kurşun gibidir. Tetiği hangi elin çekeceğini bilirseniz, siz de katiller sıralamasındaki yerinizi alırsınız. &lt;br /&gt;Bu açıdan Rus Ruleti dünyadaki en insani oyundur.&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-5556726871749404072?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/5556726871749404072/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=5556726871749404072&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/5556726871749404072'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/5556726871749404072'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/11/rus-ruleti-oynayan-kahramanlar.html' title='Rus Ruleti Oynayan Kahramanlar'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-3FImckxKuiI/TrwUc2y0dMI/AAAAAAAAAYE/0IbHPIpjQdg/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-6681191989770639475</id><published>2011-11-10T19:18:00.000+02:00</published><updated>2011-11-10T19:18:26.464+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Lanetlilerin Saç Stili'/><title type='text'>Lanetlilerin Saç Stili</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-6nQAScQEhmY/TrwHQYKfgiI/AAAAAAAAAX4/WhtmPnXQf6c/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="201" width="251" src="http://3.bp.blogspot.com/-6nQAScQEhmY/TrwHQYKfgiI/AAAAAAAAAX4/WhtmPnXQf6c/s400/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Dövüş Kulübü, alt okuma olarak cemaat karşıtı bir film gibi de izlenebilir. &lt;br /&gt;Cemaatin yıllarca oturmuş mantıksal ‘adam adama kayırma’ mantığına ‘adam adama sevimli düşmanlık’ yapma tercihiyle öngörülen ‘cemaat etiği’ni yerle bir ediyor.&lt;br /&gt;Her şeyini kaybetmeye en hazırlıksız kişi anlatıcıdır filmde. &lt;br /&gt;Cemaat yapısında da her şeyini kaybetmeye en hazırlıksız kişi, en güvenilen ve en saf karakterleri içinde taşır. &lt;br /&gt;Dünya yansa umrundadır ama kendine gelen felaketleri cemaatteki diğer kardeşine gelmedi diye göğüsleyerek karşılar.&lt;br /&gt;Ölmeye her zaman hazır olan Marla bir türlü ölmez, rasyonel insanla ilkel insan çatışır burada. &lt;br /&gt;Cemaatte ise tam tersidir, konjonktür gereği birilerinin kulesini yükseltmesinin önü açılırken, diğeri kuyuya hapsedilir. Ama ters çevrildiğinde her kuyu birer kuledir. Cemaat kuyuların kuleye dönmesini istemez. Bunu şiir bilimi ister, ‘şiir çevresi’ istemez.&lt;br /&gt;Hiçbir şey durağan değil her şey eskiyip dağılıyor. &lt;br /&gt;Dövüş Kulübü’nün temel tezidir bu.&lt;br /&gt;Cemaat ise her şeyin eskidiğini ve dağıldığını söylemek istemez. Eğer bunu kabul eder ise kendi gerçekliğinde eskimeye başlar. Cemaat içinde eskimeyi kabullenenlere yer yoktur: İhtiyarlara yer yok.&lt;br /&gt;‘Sabun yapar ve satarım’ diye özetler işini Tyler. &lt;br /&gt;Sabun yapmak ve satmanın ‘gayrı insani’ yanı cemaatin, kara kamunun gözüne sokularak gösterilir. Temizliğin yegâne nesnesi, bir tersindelik olarak ‘tiksinilen’ bir nesneden çıkmaktadır. &lt;br /&gt;Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için çırpınan insanlar yaratan cemaate karşı, beyaz orta sınıfa karşı; kirlenmiş, yüzü gözü yamulmuş, cemaatin düşmanlığını kazanmış insanları koymak.&lt;br /&gt;Öteki her halükârda cehennemdir. &lt;br /&gt;Gitmekle en iyisini yaptın Arthur Rimbaud.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-6681191989770639475?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/6681191989770639475/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=6681191989770639475&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/6681191989770639475'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/6681191989770639475'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/11/lanetlilerin-sac-stili.html' title='Lanetlilerin Saç Stili'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-6nQAScQEhmY/TrwHQYKfgiI/AAAAAAAAAX4/WhtmPnXQf6c/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-5895412459444676662</id><published>2011-11-02T18:47:00.000+02:00</published><updated>2011-11-02T18:47:19.335+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Star Trek&apos;ten Atlayan Kaplumbağa'/><title type='text'>Star Trek’ten Atlayan Kaplumbağa</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-6_H_0FBLT-w/TrFz857a-cI/AAAAAAAAAWw/4mU9hEvvJok/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="194" width="259" src="http://1.bp.blogspot.com/-6_H_0FBLT-w/TrFz857a-cI/AAAAAAAAAWw/4mU9hEvvJok/s400/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;‘Kalemi oynak tutmak’ diye bir deyim yok ama bazı durumlarda aklıma geliveriyor. Muhaldir ki deyimler de, ataların sözleri de böyle bazı can yakıcı durumlarda deyiverilen feryad-ı figan sözler ola.&lt;br /&gt;‘Kimlerdir kalemlerini oynak tutanlar?’ sorusunun üzerindeki mürekkep kurumadan, deyimin işlevini birazcık dürtmek de gerekli. Kalemini değil de klavyesini oynak tutanlar mı desek acaba. Her yıl ‘Kâğıt’, ve ‘Kağıt’ kelimelerinin şapkalarını bir konduran bir uçuran TDK’mız ne derdi acaba bu işveli duruma?&lt;br /&gt;Elbet herkesin bir diyeceği var. Özellikle kalemindeki oynaklık için sürekli ders alanların da var. ‘Demokratik toplumlar’ herkesin dediğini hürce deyivereceği oluşumlar diye tarif ve tasnif edilir. &lt;br /&gt;Nedir, demokrasiye yüklenilen bu geniş anlamlar mefkûresi giderek her bir hayalimizi Demon amcaya yüklememize de yol açıyor. Demokratik toplumlarda seçimler için kaç araç alınıyor? Demokratik toplumlarda çok zenginlerle çok fakirlerin buluştuğu düzlem neresidir? Demokratik toplumlarda ve serbest piyasada parayla satılmayan şeyler nelerdir? Her yıl demokratik toplumlarda tuvalet kâğıdı için kaç ağaç kesiliyor? &lt;br /&gt;Tüm bunlar kimlerin merak şemsiyelerini sürekli açık tutar bilinmez. Bilinmediği gibi merak denilen erdemli halin nicesinden de fersahlarca uzaktadır.&lt;br /&gt;Kalemini oynak tutanların erdemli insanlar olmadığı sonucuna ulaşmak niyetinden midir bazı soruların cevapsız kalışı? Bazen değişik cephelerden değişik insanlar merak ettiklerince birleşirler cephelerinde. &lt;br /&gt;Oysa biz buluşmak, hoş görmek, birleşmekten çok, cephelerimizi koruyarak anlaşmak niyetinde olsak, acaba bazı olan-bitene devalar üretebilir miydik? &lt;br /&gt;Egemenlerle boynu büküklerin sürekli yer değiştirdiği bir yerdir demokrasiler. &lt;br /&gt;Eskiden boynu büküklerin canına dinamit döşeyenler, yer gelir bomba-hâsılat ikileminin değiştiğini görürler. Yer değiştirmeyense genelde açlık, yoksulluk ve ekonomik gerilemenin renkleridir. &lt;br /&gt;Çok zenginlerle çok fakirlerin birbirine yaklaşması demek, demokrasi binasının temellerinin sarsılması demektir aynı zamanda. &lt;br /&gt;Demokrasiler, sınıflar arasındaki ayrımların ve hudutların kara kalemlerle berkitildiği mefkûrelerdir. Demokrasi daha iyisi bulunana kadar bir şeydir. Kimsenin de artık daha iyisini bulmaya bilek bükmesi içten değildir. Herkesin halinden memnun olması, infaz giyenlerle yafta takıcıların sürekli sonuçlarla amel etmelerinden kaynaklanır.&lt;br /&gt;Kalemin oynak olması için kalemini oynak tutanın da bir oyun içinde olması gerekiyor. Demokrasi en güzel oyunların odağı olmakta ustalaştı artık. &lt;br /&gt;Kalemini oynatmadan yazmak da ayrı hüner... &lt;br /&gt;Hat yazarken kalemin fazla oynamaması gerekir. Eskilerin kalemi bu yüzden tasarruflu... Oynadıkça oynayası gelenlerin halinden memnun olması da ayrı bir meziyet... Herkes bir başka suretin imitasyonu... Tıpkı “Suretler” isimli o berbat filmde işlendiği gibi... &lt;br /&gt;Teknoloji ilerlemiş. Muhteşem robotlar peyda olmuş. İnsanlar evlerinde oturarak, şarj ettikleri robotlarıyla dışarıda yaşıyorlar. İstediğiniz gibi seçtiğiniz yüzlerinizden birisiyle, istediğiniz bir mekânda ‘sınırsızca’ eğlenebiliyorsunuz. Gazali’nin meşhur beyiti de burada su yüzüne çıkabiliyor: “Ara sıra yüzünü değiştirip gelmelisin/başka olmak çok yakışıyor sana...” Filmin yönetmeninin ve senaristinin bu beyiti bildiği kuvvetle meçhul. Fakat ‘Suretler’deki ‘insaflı’ yüz ve beden değişimi oyunu ilginç. &lt;br /&gt;Filmde hiç olmazsa karşınızdakinin suret robotu olduğunu biliyorsunuz. Modern hayatta ise bunu bilmenize imkân yok. Modernlikte karşınızdakinin sizden saklanmak ve çevirdiği oyunlara sizi dâhil etmek için kullandığı oyunların tüm silahı, Star Trek’teki sanal ışın kılıçları gibi. &lt;br /&gt;Demokrasiye takmışlığımızla meşhur olmak niyetinde değiliz elbette. Demokrasinin bize yakınlığını ise hesaba katmadan oyunun ‘level’larından birinden daha ‘game over’ uyarısıyla atılmak istemiyoruz. &lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-5895412459444676662?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/5895412459444676662/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=5895412459444676662&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/5895412459444676662'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/5895412459444676662'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/11/star-trekten-atlayan-kaplumbaga.html' title='Star Trek’ten Atlayan Kaplumbağa'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-6_H_0FBLT-w/TrFz857a-cI/AAAAAAAAAWw/4mU9hEvvJok/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-4198436906373997830</id><published>2011-11-02T18:31:00.000+02:00</published><updated>2011-11-02T18:32:46.615+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kaderin Konforu'/><title type='text'>Kaderin Konforu</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-zF1PVYw87C8/TrFwOYVHPSI/AAAAAAAAAWk/WbBY9K1rZEM/s1600/images%2B%25282%2529.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="194" width="259" src="http://4.bp.blogspot.com/-zF1PVYw87C8/TrFwOYVHPSI/AAAAAAAAAWk/WbBY9K1rZEM/s400/images%2B%25282%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Siyasete başladım dedimse öyle değil.&lt;br /&gt;Bizimki bir tür artistlikti. Ha, duvarlara devrimci fotoğrafları asıp caka satmıyorduk, sürekli okuyorduk, sürekli okuyunca bir halt olacak zannediyorduk. &lt;br /&gt;Sürekli okumanın, çok okumanın ‘en gerekli’ olduğuna inancım eskisi gibi diri değil. Çok okuyacağına basıp gitmek evladır diyesim geliyor şimdilerde. Gidememek duygusunu iyi bilirim, dışavurumunu, yalnızlıktan çatlayana kadar sızlanmayı da… &lt;br /&gt;Bir romantik olamadığıma yanarım. Romantikleri çok küçümsedim. Oysa onların kurdukları hayaller, bir bilime, kavrama emanet gerçeklere dönüşüyorlar zamanla. Werther olmayı istemem. Bayık bir durum geliyor bana. Mevlana’dan çok hazzetmiyorum mesela. Moğol ajanı olduğu iddiasından mı, hiç de değil. Aslında birçok kişinin Mevlana-Şems ikilisinde ısrar etmesi, başka soy âlimleri anmak istememesinden ileri geliyor. Devletin tercihi de böyle. Mevlana zararsız bir imaj çiziyor. Bir tür sevgi pıtırcığı havası var onda. Che figürü de öyle. Büyük birader, en zararlının en artistik patinajını öngörüyor. Che yerine Fidel’i öneremiyor mesela, Mevlana yerine Beyazıt Bestami’yi koyamıyor.&lt;br /&gt;Vahdettin’in İstanbul’u terk ederkenki ruh hali…&lt;br /&gt;Kemal Paşa’nın en yakın arkadaşlarını yalnız bırakırkenki hisleri…&lt;br /&gt;Böyle şeyleri merak etmek, başka bilinmez geçitlere girmek için bilet bulmakta ısrar etmek de ‘öbürü’ olmanın yek paresi. &lt;br /&gt;Siyasete başladım dedimse öyle…&lt;br /&gt;Her Türk evladı gibi ben de oluştan ve gidişten rahatsızdım. Çareler arıyordum kendime. Komünist Salih, Faşist İrfan, İslamcı Ahmet, Liberal Uğur… &lt;br /&gt;Bir masaya sıralanmıştık. Çok çalışıp her cumartesi bir araya geldiğimiz kahvede, yekdiğerimizin kafasına çivi çakar gibi ısrar ediyorduk fikriyatımızda. Dünyayı komünizm yönetse ne olacaktı ki Salih. Sanki yoksulluk son bulacaktı. Sanki adaletsizlik ortadan kalkacaktı. Kurduğumuz mükemmel toplum hayalleri cennetten bir pasaj gibiydi. Ama gene de olsundu. Ütopyaların bir tür kendini rahatlatma ilacı olduğunu düşünürüm hep. Bundandır, distopyalar bana daha gerçekçi geliyor. &lt;br /&gt;Bat dünya bat diyen hikâyecinin, yazmaktan başka bir işe yaramadığını düşünen romancının ortak becerisi elbette distopyanın gerçeğini bir şekilde kabul etmeleriydi.&lt;br /&gt;Siyasete kendi isteğinle giremiyorsun. Seni birileri sürüklüyor oraya. Bir fikriyatının olması cebinde tabancayla güvenilir olmayan bir sokakta gezmeye benziyor, cebinden çıkan kelimelerle vuruyorsun karşındakini, onun kendi ütopyanda bir yer edinmesini istemiyorsun, hayır, hayaller arasında bir tür savaş bu. Benim hayalim, diye başlayan sözcüklerin çoğu aslında sen hayal kurmayı beceremeyenlerdensin demekle eşdeğerde. Benim hayalim vardı ve başkalarının da o hayale ortak olmasını isterdim. Giderek ortak bir hayalimiz olduğuna inandırdılar bizi. Kimler mi? Bilmiyorum, biliyorum da söylemek istemiyorum. &lt;br /&gt;Tek demek istediğim: Biz partide dünyayı kurtarmaya çabalarken, son konuşmamızda bana ‘kaderin konforunu yaşıyorum’ diyen rahmetli Ahmet biliyormuş gerçeği.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-4198436906373997830?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/4198436906373997830/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=4198436906373997830&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/4198436906373997830'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/4198436906373997830'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/11/kaderin-konforu.html' title='Kaderin Konforu'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-zF1PVYw87C8/TrFwOYVHPSI/AAAAAAAAAWk/WbBY9K1rZEM/s72-c/images%2B%25282%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-1408654094410859296</id><published>2011-10-28T15:47:00.000+03:00</published><updated>2011-10-28T15:48:07.909+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ben Aşktan Nefret Ederim'/><title type='text'>Ben Aşktan Nefret Ederim</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-quGKS7QjC8M/TqqkMc6IroI/AAAAAAAAAWM/OqEv19xSjIw/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="194" width="259" src="http://2.bp.blogspot.com/-quGKS7QjC8M/TqqkMc6IroI/AAAAAAAAAWM/OqEv19xSjIw/s320/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Geç de olsa farkına vardım ki hiç aşk yazısı yazmamışım. &lt;br /&gt;Şiirle konakladım elbet aşkta; ama iş düz yazıya gelince demek biraz daha memleket ve şiir meselelerine dalmış, geçmişiz aşkı. Yoksa bir boşboğazlık yapmam an meselesiydi, yazdığım her yazı aşktan bahseder sapkınlığı... &lt;br /&gt;Hayır, yazdığım her yazı aşktan bahsetmez. &lt;br /&gt;Aşktan neden bahsedelim ki. &lt;br /&gt;Aşk, üzerinde konuşuldukça hırpalanan, köhneleşen bir şey oldu. İnsan duyguları yağmalanmaya müsait hale geldi. Ben de neme lazım deyip bahsetmedim aşktan. &lt;br /&gt;Diğerkâm biriyim elbet bazen. Ara ara hodbinliğim de tutar. Âlicenap birkaç ay geçirebilirim öyle umarsızca... &lt;br /&gt;Ezcümle: Aşk, diğerkâmlıkla hodbinlik arasındaki bentte, barajda aranmalı, aranacaksa. &lt;br /&gt;Aranmak istenen aşk olunca, söze hücum edip biraz düşünmekten beri tutarım kendimi. &lt;br /&gt;Ezcümle: Aşk üzerinde konuşuldukça bir kez daha geberesi bir acı olacak. &lt;br /&gt;Ne yapalım aşk üzerine. Gelin hep birlikte susalım da demeyeceğim. Konuşalım. Konuşalım ama hallice, dürüstçe konuşalım.  &lt;br /&gt;Hiç inanmıyorum öyle, Tanrı aşkının insanlar arasındaki aşkta aranması gerektiğine. &lt;br /&gt;Doğu masallarındaki aşkların sonucu simbiyotik ilişkilerle sonuçlanmaz. Ferhat ile Şirin’i biz en sonunda yan yana yatırabildik ama gene masalsı bir mezarda. &lt;br /&gt;Batı masalları ise ten meselesine daha bir övgülü. Zaten biz hep aşk konusu gelip çattığında iki ucu açık bir dengesizlikte kala kalıyoruz. Ten mi ruh mu? Güzellik mi olgunluk mu? Anlaşmak mı kara sevdamı? Nedir yani. &lt;br /&gt;Kara sevdaya tutulsak, döş koparan bir acıya kalsak, hem acıdan dilimiz tutulacak hem de mutlanacağız; öte yandan mantıklı düşünmek diye kahrolası bir kavram var, mesela onu yitireceğiz. Mantıklı düşünemezsin, çünkü aşk var. &lt;br /&gt;Aşkın olmaması olmasından evladır aslında. &lt;br /&gt;Aşk olduğunda, kendini oldurduğunda, nüfuz ettiği kişiye olduğunda bir tel kopar. &lt;br /&gt;Kıble değişir birden, güzergâh derişir, yöne doğrulan koşu ansızın biter. &lt;br /&gt;Bir kara evrenin tam altında nefessiz bırakır herifçioğlunu. Budur yani. Aşk dedikleri olmasa, daha da mutlu mu olurduk ne? &lt;br /&gt;Ama insanız işte. Yemek yemek ihtiyacı gibidir acıya dönük isteklerimiz. &lt;br /&gt;Ey acı sultanım bana, dememek için kendimizi belalara salarız da beklenen sevgiliyi bir türlü bulamayız, eremeyiz ona. &lt;br /&gt;O ya çok uzaklardadır ya da bir romanda bir hikâyede eğleşmektedir hâlâ. &lt;br /&gt;Gelsene ey gözleri dağ deviren deriz, çabuk olsana, çabuksana. Fakaaat, o gelmemeye yükümlüdür. &lt;br /&gt;Biz de aza kanaat edemeyecek kadar şehirliyizdir. &lt;br /&gt;Oncası, olacağı sonucu getirir. En sonunda kendi yarattığımız puta tapakalırken buluruz kendimizi. Ve o putu yıkarız, bin şiirle, bin yara açan şarkıyla. &lt;br /&gt;Elde kalsa kalsa bir sürü ne yapacağımızı bilemeyeceğimiz hatıra kalır, o da kalırsa...&lt;br /&gt;Aşk hakkında yazmak bazen değil çoğunlukla kendin hakkında yazmaktır. &lt;br /&gt;Her görüş kendi yaşadıklarından süzülerek gelir de yazar maharetinin kuvvetiyle harelenerek bambaşkalaşır. &lt;br /&gt;Herkes aşka kendi aşkın kuvvetiyle yanarak yaklaşır. Aşkın kuvvet kişiden kişiye değişir bu yüzden. Kimine göre bir ihtiyaçtır aşk, olmazsa olmazdır; kimine göre olsa da olur olmasa da... &lt;br /&gt;Oysa aşksız geçirilen zamanı zamandan saymayan çoktur. &lt;br /&gt;Aşk olmadığında hayatının kuruduğunu, biteyazdığını düşünen de... &lt;br /&gt;Ben aşktan çok, aşktan önceki ve sonraki halleri severim. Düşünün bir, bir aşka meyletmek karamsarlığını. İnsanın yetilerini kuvvetlendirir. &lt;br /&gt;Şairin dediği gibi ansızın duyumun artar. &lt;br /&gt;Ortada bir sihir mi vardır da bize bir haller olmaktadır. Yoktur aslında, ne sihir ne de öyle kalbin daha gür çalıştığı... &lt;br /&gt;Sadece avutur bir zaman insan kendini. Adam ya da kadın olmanın en parlak halini yaşadığını zanneder ya o da yalandır. &lt;br /&gt;Ola ki en uzun aşk olsa ne yazar. &lt;br /&gt;Bitmeyecek mi sonunda. &lt;br /&gt;Evet biter elbette. Hepimiz kıpkısacık aşkta sonsuz aşkı bulduğumuzu sandıkça yanılırız. &lt;br /&gt;Bir nefret değiş tokuşudur aşk aslında. &lt;br /&gt;Kişiler arasında bir yarıştır. &lt;br /&gt;Âşıkla maşuk arasında bir bıçak değiştirme, bir yaralama eylemidir. &lt;br /&gt;Acıdır aşk. &lt;br /&gt;İnsanı kanatları olduğuna inandırır. Kanatların ortasından başlayarak yarılmaya, hem uçacağını sanırsın gökteki ovada, hem de bir bakmışsın sen küllerinden doğan bir Anka kuşu yalanısın.&lt;br /&gt;Aşk benim toprağı ellememdir aslında. &lt;br /&gt;Ekmeğe hürmetimdir aşk. &lt;br /&gt;Aynı toprağa çapa vurma sevdasına girişecekse benle karşımdaki, ekmeği bölerken elleri ısınacaksa ekinden; o zaman aşk olsun derim ben. &lt;br /&gt;Hatta aşk da olmasın. Karşılıklı bir sevgi olsun. Bir hayatı dört köşesinden paylaşa paylaşa yaşamak olsun mesela. &lt;br /&gt;Ortak hayallerimiz olmasın ne yazar. Ama ortak bir yaramız olsun. &lt;br /&gt;Mesela ay sonunu zor getirelim. Paramız da az olabilir bak. Zaten paramız fazla olsa biz azalırız. &lt;br /&gt;Yani olsun işte bunlar olacaksa. Biz de çevremizdekileri kandıralım işte aşk bu diye. &lt;br /&gt;Onlar da bunu aşk sansın. &lt;br /&gt;Biz de onlara bakıp eğlenelim böylece. &lt;br /&gt;Herkesi nasıl da kandırdık diyelim. &lt;br /&gt;Birbirimize okuyacağımız şiirler, şarkılar, neşideler olsun. &lt;br /&gt;Hiçbiri aşktan falan bahsetmesin. Daha gündelik şeylerden bahsetsin. &lt;br /&gt;Evet o tip şiirler, bu tip şarkılar, öylelemesine neşideler bulamazsak da oturur kendimiz yazarız, ne de olsa kalem tutar elimiz. &lt;br /&gt;Biz kendi hayatımıza aşk deriz olur biter. Evet aşk diyelim olsun, bitsin. Bitsin aşk. Geriye başka bir şey kalmasın. Kalmasın. &lt;br /&gt;Aşk. &lt;br /&gt;Aşeke.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-1408654094410859296?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/1408654094410859296/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=1408654094410859296&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/1408654094410859296'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/1408654094410859296'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/10/ben-asktan-nefret-ederim.html' title='Ben Aşktan Nefret Ederim'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-quGKS7QjC8M/TqqkMc6IroI/AAAAAAAAAWM/OqEv19xSjIw/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-5561821662747634698</id><published>2011-10-26T18:24:00.000+03:00</published><updated>2011-10-26T18:25:37.077+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Radikallerin Öğle Uykusu Derindir'/><title type='text'>Radikallerin Öğle Uykusu Derindir</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-a4YrAHBHFtE/Tqglo0wgS-I/AAAAAAAAAVU/ZFKjIt7RCe0/s1600/images%2B%25281%2529.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="185" width="272" src="http://2.bp.blogspot.com/-a4YrAHBHFtE/Tqglo0wgS-I/AAAAAAAAAVU/ZFKjIt7RCe0/s400/images%2B%25281%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Unutma, elbette bir gün müthiş bir yazı yazacaksın. &lt;br /&gt;Entelijansiya senden bahsedecek. Gazete sütunlarındaki yazarcıkların dilinde dolanacak yazın. Liselilere okulda okutulacak o yazı; genç yazarlar içten içe gönenecek sana. Otobüs duraklarına asacaklar yazını. &lt;br /&gt;Beton duvarlara resmini giydiren anarşistlerin resimlerine bile konu olacak senin yazındaki paragraflar. &lt;br /&gt;Yöneticiler çalışanlarına yazını okumalarını salık verecek. Bilgiç teyzeler yeğenlerine hediye edecek yazını. &lt;br /&gt;İnternette yazınla ilgili mail grupları kurulacak. Olacak böyle şeyler. Usta müzisyenler yazından bazı cümleleri besteleyecek. Bir şair çıkacak ama pir çıkacak ve yazdığı en kıyak şiirini senin yazından ilham alarak yazdığını söyleyecek. &lt;br /&gt;Gözleri ahu, dudakları destan bir kadın sana âşık olacak bir bakacaksın. Bahar öyle bir gelecek ki hepsi senin yazın sayesinde oldu sanacaksın. Yalan da değil ama. Gazetelerde çift sütuna özenle işlenecek yazın. Sürmanşetlere çıkacaksın, nice gönülleri deleceksin. Bir yazı yazacaksın. Bir neşide gibi... En güzel günlerin sözleri gibi... Demek istemiyorum fakat diyorum işte, giderek yazının kutsal sözler kadar dokunulmaz, biricik kelimeler, cümleler, kasideler, fikirler otağı olduğuna inanacaksın, yapacaklar sana bu; kimse onlar, inanacaksın sen de... &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-vT9hFbL3w4c/Tqglxp32nkI/AAAAAAAAAVg/4UmKDlRaSCM/s1600/images%2B%25282%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="192" width="170" src="http://3.bp.blogspot.com/-vT9hFbL3w4c/Tqglxp32nkI/AAAAAAAAAVg/4UmKDlRaSCM/s320/images%2B%25282%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Yazarken, yaşarken, yoldaşlarınla yola çıkarken önce kendine şunu sormalısın: Sen dönüş parasını cebinde bulunduran kişilerden misin? &lt;br /&gt;Eğer öyle isen yazdığın yazının bende bir karşılık bulması çok zor. Seninle bir yola çıkmam imkânsız. Sen çünkü her şeyi hesap ederek yapacaksın bu kesin. Yazını planladın, hayatını büyük planın bir parçası olması için dizayn ettin. Yola çıkmanın hüneri, sabrı, şükrü yok sende. İlk belada, ilk muhaverede yalnız bırakacaksın beni.&lt;br /&gt;Dönüş yolu ancak gidiş yolunun teminatı. Varacağın yer önceden hissettiğin değil, kalp içinde büyütüp, şükürlerle donatıp Allah’tan istediğin bir yer değil; varacağın yeri sen biliyorsun önceden, sen gardını almışlardansın. &lt;br /&gt;Bense yola çıkarken önüme bakıyorum sadece. Büyük güneşe dalakalıp ayakuçlarımdaki minik çakıl tanelerini görmezden gelmiyorum. Yola çıkmak bana dönük bir hissiyat. Hislerle yürüyorum yolda. Haritam yok. Olsun da istemem zaten. Çizilmiş bir yön itibariyle yapacağım her yürüyüş, daha önce birisinin geçip gittiği bir yolu, güzergâhı işaret ediyor. Başkasının geçtiği yoldan yürümek istemiyorum. Yolun bana sunacağı serüvene önceden itimat ettim. &lt;br /&gt;Gidip de dönmeyeceğim bir yol olsun istemem elbet. Bana üzülecek dostlar biriktirdim. Yalnızca yola çıkacak kadar para aldım yanıma. Dönüş yoluma yetmeyecek biliyorum. Olsun. Ben sadece oraya varmak niyetindeyim. Oraya bir varayım da gerisi önemli değil. Yol için tükettiğim her adımın önemine iman ettim ben. O yüzden cebimi deldim. Fazla para girmeyecek bundan böyle. Bundan böyle fazla hayalin hiçbir türlüsüne beynimde yer yok; kalbimde Zühre’den başka bir aşka bırak yeri, ne nokta ne de virgül yok. Ben sadece yola çıkıyorum. Sen de varsan, cebini delip zaten var olan az paranı da çarçur edeceksen, yazdığın en önemli yazıyı da yırtıp atacaksan, şairlik, yazarlık ve daha bilmem ne zırhlarından soyunup bana katılacaksan, bekliyorum seni güneşin altındaki o ıslahlanmış yerde.  &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-swEKYZrLVYw/Tqgl9ZApMtI/AAAAAAAAAVs/vGnLspqoJwo/s1600/images%2B%25283%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="192" width="263" src="http://1.bp.blogspot.com/-swEKYZrLVYw/Tqgl9ZApMtI/AAAAAAAAAVs/vGnLspqoJwo/s320/images%2B%25283%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Sana “Portatif bir evren yaratma kılavuzu” verenlerden sakın. Evrenin yaratılışı, oluşu tamdır ve bir tamlık üzerine akıp gitmektedir. Yaratılış bir sunuş yazısı değildir, yaratılma eyleminde biz sadece bir noktayız. &lt;br /&gt;Yaratılma kitabında bizim adımızın geçmesi bize karşı bir iyilikken biz onu tersine çevirecek hünerlere sahip çokbilmiş yaratılmışlardanız. &lt;br /&gt;Sana ‘bir evren yarat’ diyenlerin ekseriyeti oluş halinden rahatsız olanlardır. Portatif evrenlerin oyununa hepimiz kanıyoruz elbette. &lt;br /&gt;Görünen dünyanın bir an görünmezle yer değiştirmesi fikri çok cazip bir görüntü olduğu kadar aynı zamanda da haz verici bir düşünce. &lt;br /&gt;Sana kılavuzu olan hiçbir oyuna dâhil olma lüksünü bırakamam. Kılavuzu olan her oyuna biz sadece oyuncu olarak dâhil olabiliriz. Oysa senle ben oyun kurucu olmalıydık. O oyunu ilk biz kurmalıydık ki diğerlerinin oyununa dâhil olmayalım. &lt;br /&gt;Bizim oyunumuza bir katılan olmasa da olur. Tek kale maç yapmanın devrimci tarafını kimseye anlatacak boşboğazlardan değiliz senle ben. &lt;br /&gt;Bazı duygularımızı kendimize saklamalıyız. Saklanan duygular da olmalı. Tıpkı saklanan işlemler gibi. &lt;br /&gt;Mimar Sinan’ın Selimiye’yi aklında kurarken bir beşinci işlemi bulduğu söylenir. Böyle bir bilinmeyenli denklemi kendi beşinci işlemiyle çözdüğü bilinir de o işlemin ne olduğu bilinmez. Kayıp Atlantis ya da Mu kıtası gibi kayıp bir şeydir bu da... &lt;br /&gt;Dante’nin İlahi Komedya’yı yazarken yararlandığı saklı kitap, Balzac’ın Frenhofer’inin gizli tablosu gibi... Sana Frenhofer’den bahsetmeliyim tam da burada...&lt;br /&gt;Marx, Kapital’in ilk cildini tamamlayıp yayınevine teslim etmeden hemen önce, 1867 yılı Şubat ayında Engels’e bir mektup yazar. Bu mektupta Marx, Balzac’ın 1832 yılında kaleme aldığı bir hikâyeye (“Bilinmeyen Başyapıt”) övgüsünü dile getirir, Engels’e bu hikâyeyi bulup okumasını tavsiye eder.&lt;br /&gt;Balzac’ın hikâyesi, bir ressamı Frenhofer’i anlatır. &lt;br /&gt;Sanatçı Frenhofer, mükemmel ve kusursuz bir başyapıt için yıllarını harcamış ünlü ve giderek esrikleşmiş bir ressamdır. Gelgelelim, Frenhofer’in mükemmellik ve eksiksizlik tutkusu bir hastalık derecesine varacak denli sıkıntılıdır. &lt;br /&gt;Bu yüzden, artık son haline gelen çalışmaya döne döne yeniden bakmakta, yeni ilhamlarla fazladan fırça darbeleri eklemekte, değişikliklere gitmekte, resmin orasıyla burasıyla sürekli oynamaktadır. Sonuçta bu aşırı titizlik, Frenhofer’in başyapıtını içinden çıkılmaz bir “muamma” haline getirmiştir.&lt;br /&gt;Zavallı Frenhofer, resmi ilk gören ziyaretçilerinin bakış ve davranışlarından durumu anlar ve trajik bir sona sürüklenir. Çünkü resme bakan kişiler tuval üzerinde hiçbir şey göremezler. Handiyse boştur tuval. &lt;br /&gt;Yoktur hiçbir renk, hiçbir fırça darbesi... &lt;br /&gt;Frenhofer resme öyle tutkuyla yanaşmıştır ki, tüm desen, tüm renk içine işlemiş, aslında resmi giderek kendi iç dünyasına çizmiştir; ondandır ki tablodaki marifeti ancak kendisi görebilmektedir. Kendiyle başka bir kendilik arasındaki eşsiz uyumun gösterisidir bu. Mükemmeliyetin kendilik psikolojisiyle bağlamının ihtişamlı resmidir aslında. &lt;br /&gt;Sonunda her şeyi yakar ressam. Kimse onun kadar ‘görebilir’ değilse herkes ‘kör’ olmuş demektir. Herkesin böylesine kurtarılamayacak kadar kör olduğu bir dünyada yaşamak istemez, yakar her yeri, hatta tuvali de... &lt;br /&gt;Balzac bize Frenhofer’in sonunu anlatmaz burada. Yarım kalmıştır bu haliyle hikâye. Tamamlamak senle bana düşüyor. Kendi Opus Magnum’umuzu kurmalıyız. Algı reseptörlerini yerinden oynatmalıyız. &lt;br /&gt;Sen büyük yazarsın bense sana çırak olma gözüpekliğindeyim. Çırak ile çıra kelimelerindeki uyumu seviyorum. Senin yolunda çıra gibi yanan bir çırak senin yolunu aydınlatacaksa, o çıra, o çırak senin ışığına ışık katacaksa, bir ateş huzmesi olacaksa, öyleyse aşk olsun hem sana hem de bana...&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;A: Ne yapacağım şu kafamla? Yerine daha yeni dikildi.&lt;br /&gt;Büro: Pazarlık yok. Hep kendinden söz etmeyi de kes. Biz toplumu ilgilendirecek bilgiler istiyoruz. Kendini düşünmemek bir irade sorunudur. Herkesin derdi var. Peçeteni de doğru düzgün tut. Akan kan görenleri rahatsız ediyor.&lt;br /&gt;Başka bilgi var mı? Varsa hemen şimdi vermen gerek. Sonra geç olur.&lt;br /&gt;A: Söyleyeceklerimi unuttum, uygun düşen sözcükleri. Ah! Bir anda her şeyin aklımdan uçup gitmesi, dayanılacak gibi değil. Bir bilseniz. Ne yapacağım ben?&lt;br /&gt;Büro: Yardım iste.&lt;br /&gt;A: Yerine yeni konulmuş kopuk bir kafaya kim nasıl yardım edebilir?&lt;br /&gt;Büro: Kafandan söz etmeyi kes. Sinir bozucu ve fazlasıyla bencilce...&lt;br /&gt;Çevrene bir bak. İşe yara. Bu senin görevin... Bu kadar söz ettiğin kafanı daha doğal bir biçimde tut. Bize acı veriyor.(*)&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-ijpny1rvpcU/TqgmH0yZgpI/AAAAAAAAAV4/WSFKXJKR9os/s1600/images%2B%25284%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="194" width="259" src="http://3.bp.blogspot.com/-ijpny1rvpcU/TqgmH0yZgpI/AAAAAAAAAV4/WSFKXJKR9os/s320/images%2B%25284%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Hepimize acı veriyor bu koca dünya. Kafalarımız rahatsız. Senle bir yola çıkmalıydık eğer yolu bulabilseydik. Biz tüm yolları yitirmiş yenilmişlerden olduk böylece. Çok didindik, çabaladık, uğraştık. Bir başka yol olmalı ama. Sen yazmalı ben sana ışık olmalıyım demiştim. Görünen o ki sen beceremedin. Kafanı o çokbilmiş kafanın marifetlerini gizlemeyi beceremedin. Yazmak elbette bir kafa işi... Hem de bir marangozun bir masayı tasarlaması kadar gündelik, dünyasal, senden ve benden bir iş yanisi. Öyle başka taraflara geçip harfler çalmak işi değildir yazmak. &lt;br /&gt;Hiçbirimiz Promete değiliz. Hiçbirimiz bundan dolayı bir dağa zincirlenmedik, her gece bir kartal karaciğerimizi yemedi. Bizi kurtaracak bir Herakles olmadı hiç. Biz hep ama hep kendimizi kurtardık. Kurtarılmayacak kadar Katolik olanlardan bize ne. “Geometrik hendeklerde yaşayan Müslümanlar”a kızıp duruyoruz zaten. Kızmadığımız kim kaldı sahi. &lt;br /&gt;Haydi o zaman pervasız pertavsız bir yola çıkalım. Şebnem ayaklarımız hoplayıp zıplasın. Öğle vakti varalım oraya. Derin bir öğle uykusuna kalalım sonra. Ay doğsun üzerimize. Hurma yapraklarıyla taçlanmış bir gecede, dağın öte yanına geçelim. &lt;br /&gt;Başlangıcımızda sonumuz vardır, diyelim...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Henri Michaux&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-5561821662747634698?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/5561821662747634698/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=5561821662747634698&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/5561821662747634698'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/5561821662747634698'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/10/radikallerin-ogle-uykusu-derindir.html' title='Radikallerin Öğle Uykusu Derindir'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-a4YrAHBHFtE/Tqglo0wgS-I/AAAAAAAAAVU/ZFKjIt7RCe0/s72-c/images%2B%25281%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-2398303829757703319</id><published>2011-10-26T17:52:00.001+03:00</published><updated>2011-10-26T22:23:06.476+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Üç Duvar'/><title type='text'>Üç Duvar</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-_gM4I-iZolg/TqgejK5aYnI/AAAAAAAAAUw/g8HrN1HUX5E/s1600/images%2B%25281%2529.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="126" width="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-_gM4I-iZolg/TqgejK5aYnI/AAAAAAAAAUw/g8HrN1HUX5E/s320/images%2B%25281%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Bir özel tiyatronun giriş salonu... &lt;br /&gt;Duvarda Nâzım Hikmet’in ilk gençlik yıllarından kalma bir fotoğraf. Hemen altında Yılmaz Güney’in ‘Evet İsyan’ okurken çekilmiş karesi. Diğer yanda bir sürü ilan, şiir kırıntısı, hayat artığı resimler.  Sanki entellik taslamak için donatılmış bir duvar gibi geliyor bana. ‘Benim seçimim bu’ duvarı. Duvarların arkasında da tutsağız diye karısına mektup yazan şairin fotoğrafına bakıyorum. Ömrünce duvarlardan çok çekti. ‘O duvarlar, duvarlarınız/vız gelir bize vız’ diye yazdığı kendi istiklal marşı... Şimdi kendisi başka bir ideolojik duvarın sınırlandırılmasında hafiften gülümsüyor. &lt;br /&gt;Bir müteahhidin ofisi... &lt;br /&gt;Elindeki parayı sayarken sürekli ‘bismillah’ şiddetinde sarsılıyor bıyıkları. TV’de 11 Eylül’ün o meşhur görüntüleri. Gökdelen duvarları yerle yeksan. Duvarda ‘Allah’ın dediği olur’ namzedi. Hemen yanında parti afişinin sadece buğdayı kalmış kısmı. Birkaç ödül, diploma fotoğrafı da eklenmiş yanına. Dört halifenin kûfi harflerle mükemmelleştirilmiş adları. Sırasıyla Ebubekir, Ömer, Osman, Ali... Sırasıyla çek, bono, tahvil, faiz... Sırasıyla içtihat, intizam, ihtilal, infial... &lt;br /&gt;Bir stüdyonun camı... &lt;br /&gt;Baterinin başındayım. Usuldan çalıyoruz. The Wall. Nakarata gelince hep bir ağızdan duvarlara bir kahrolsun da bizden. Herkes melodinin kollarında melankolik. ‘Sana gitme demeyeceğim’ duvarı. The Doors, Hendrix, Pink Floyd... Onun yanında gitar markalarının isimleri. İbanez, Fender... Yanı sıra bir dizi bagetli adam. Müzik susuyor. Kapıdan çıkınca devrimci bıyıklarını paraşütlendirerek gelen Rus Mehmet karşılıyor beni. Elinde Attila İlhan’ın ‘Duvar’ kitabı. Seni zorla Sosyalist yapacak bu devlet, göreceksin diyor. Biraz gülüyorum, hınzırca. Benim daha bir şey olmaya niyetim yok. Olduğum kadarı bana yetiyor.  &lt;br /&gt;Yalıda bir balıkçı barınağı... &lt;br /&gt;Duvarı yok. Tahtadan bir barınak. Biçimi kendinden menkul. Ağır adamlar içeride domino oynuyorlar. Bıldırcın mevsimi başlamış ve Rusya üzerinden göç eden bıldırcınlar, yağmurdan dolayı kanatları ağırlaşınca evlerin duvarına çarpıp düşüyorlar, biz de ‘gedal’ dediğimiz aletle tutuyoruz onları. Bıldırcınlar tutulmuş pişiriliyor. Ağır adamlardan biri kızgın, fırlatıyor domino taşını. Biz diyor, göç etmekte olan kuşları yiyen denizcilerden mi olduk ağa... Savuruyor tekmeyi kızaran tepsiye... Eski denizciler arasında martı yemek lanet sayılırmış. Bir İskoç mitolojisine göre de, martı sesleri denizde boğulan insanların seslerinden geliyormuş... Ya bıldırcınlar, diyor hafif esrik olan ağır adam. Onlar bizim Rusya’daki vicdanımızdır diyor daha kızgın olanı. Kemanlar çekiliyor, gitarlar havalanıyor, bagetler kavileşiyor. Herkes ısıtan bir türküye doluşup yanıyor. Mapusane içinde yanıyor gazlar...  Dünyada bir duvar yıkılınca bir yenisi başka bir yerde yapılıyor. İçimizin duvarlarında her daim şiddetli bir ideolojik sızı kalıyor.  Bir darbe dışımızdaki, bir darbe içimizdeki duvarlara...  Ha, biz bıldırcınları tutmuyoruz ki, onlar gelip konuyor omuzlarımıza...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-2398303829757703319?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/2398303829757703319/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=2398303829757703319&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/2398303829757703319'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/2398303829757703319'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/10/uc-duvar.html' title='Üç Duvar'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-_gM4I-iZolg/TqgejK5aYnI/AAAAAAAAAUw/g8HrN1HUX5E/s72-c/images%2B%25281%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-3880051866799381900</id><published>2011-10-26T15:58:00.002+03:00</published><updated>2011-10-26T16:41:17.552+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osip&apos;in Ölüsünü Kaldıran Nadezda'/><title type='text'>Osip'in Ölüsünü Kaldıran Nadezda</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-V6D0hCnAhkU/TqgD2HU0GyI/AAAAAAAAAUY/_7dkk5gN-BQ/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="173" width="292" src="http://3.bp.blogspot.com/-V6D0hCnAhkU/TqgD2HU0GyI/AAAAAAAAAUY/_7dkk5gN-BQ/s320/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Güz de geldi dedim yanımdaki adama. &lt;br /&gt;Yüzüme dik dik baktı. 'Oraya' giden otobüsün arka koltuğunda oturuyorduk. Türk ve Dünya yazınında aşk şiirleri gibi bir şeyler yazan kitapçıklar vardı adamın elinde. &lt;br /&gt;Bu kitapları satıyor musunuz dedim? &lt;br /&gt;Evet, dedi. &lt;br /&gt;Aşk şiirleri çok satıyor.&lt;br /&gt;Güz de geldi, dedim.&lt;br /&gt;Neden ki dedi. Dedim, böyle güz müz aylarında, hani ahmakıslatanlar altında acayip şiir okunur değil mi? &lt;br /&gt;Ben bilmem, dedi adam. Şiir kitabını satarım, sonrasını merak etmem.&lt;br /&gt;Sen şiirden anlar mısın, dedi. &lt;br /&gt;Çok değil, dedim. Bazen şiir okuduğum oluyor. Ya bir kitaptan ya da ezberimden...&lt;br /&gt;Ezberine çok güvenme dedi, adam. Şiir uçar gider...&lt;br /&gt;Hoşuma gitti böyle demesi. "Şiir uçarrrr."&lt;br /&gt;Sen okuyor musun dedim?&lt;br /&gt;Evet dedi, okumam mı. Bak mesela Cahit Sıtkı'yı çok severim. &lt;br /&gt;Hıı, dedim. &lt;br /&gt;Cahit Sıtkı çocukken ailesine yazdığı mektupta "Allah'ım şiirlerimi güzelleştir" diye dua etmiş.&lt;br /&gt;O da bir şey mi dedim, Yahya Kemal de mükemmel bir ses sahibi olmak için dua edermiş hep, dedim.&lt;br /&gt;Senle iyi anlaştık dedi adam.&lt;br /&gt;Başımı şöylemesine salladım. &lt;br /&gt;Gel dedi, kahve ısmarlayayım sana, tavla da oynarız, şiirden bahsederiz.&lt;br /&gt;Yok dedim, işe gitmem lazım.&lt;br /&gt;Peki, dedi, şapkası yana kaymış şiir satıcısı. İlk durakta da indi. Yalnız kaldım. Yalnız kaldım mı aklımdaki şiirlere güvenmenin tam da sırasıdır dedim içimden. Çetin Altan gibi 'enseyi karartma' diyesim geldi.&lt;br /&gt;Sonra Osip Mandelştam geldi niyeyse aklıma. &lt;br /&gt;1938 yılı sonlarında Stalin'in kamplarının birinde soğuğa ve onur kırıcı davranışlara dayanamaz. Toplu banyo yapmak için girdiği sırada üstünü çıkarırken düşer bayılır; oracıkta ölür. Sovyet askerleri parmağını keserek yüzüğünü alırlar, altın dişini sökerler, tabut bulunamadığı için çıplak toprağa gömerler Mandelştam'ı. Karısı ise 'muhteşem Nadezda' şairin yasaklı şiirlerini ezberinde tutarak mirasına, yani en güzel çeyizine sahip çıkar. Bu, ezberi yasaklı şiirlerle bezeli 'yürüyen şiir kadın' Osip'in şiirlerini günümüze ulaştırır. &lt;br /&gt;Hangisi daha önemli. Bana Cahit Sıtkı dersi veren adam mı? Yaşarken şiirlerinin kitaplaştığını göremeyen Yahya Kemal'in mirası mı? Nadezda mı? &lt;br /&gt;Şiirlerimi bir kitapta saklamaktansa bir kadının belleğinde saklamak isterdim, diyebilir miyim. Yaşarken tek şiir bile yayımlamamış Emily Dickinson ne olacak o zaman. Şiir elmas madeni gibi tehlikeli bir iş. Onu saklamak ayrı dert, sergilemek ayrı...&lt;br /&gt;Keşke o adamla inip tavla oynasaydım.&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-3880051866799381900?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/3880051866799381900/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=3880051866799381900&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3880051866799381900'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3880051866799381900'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/10/osipin-olusunu-kaldran-nadezda.html' title='Osip&apos;in Ölüsünü Kaldıran Nadezda'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-V6D0hCnAhkU/TqgD2HU0GyI/AAAAAAAAAUY/_7dkk5gN-BQ/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-8651243767836349232</id><published>2011-09-26T19:15:00.002+03:00</published><updated>2011-09-26T19:16:11.949+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiire Başlamak versus Siyasete Başlamak'/><title type='text'>Şiire Başlamak versus Siyasete Başlamak</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-07fJQD_B2vk/ToClIh4hiUI/AAAAAAAAAT0/y8yOiQVNFTc/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="164" width="200" src="http://2.bp.blogspot.com/-07fJQD_B2vk/ToClIh4hiUI/AAAAAAAAAT0/y8yOiQVNFTc/s200/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Şiire neden başladığımı hep anlamaya çalıştım. &lt;br /&gt;Zaten ortaokul yıllarında eli mısraa düşmemiş adama şair denmez. Bana da oldu. Orhan Veli beni benden etmişti daha o zaman. Muhip Dıranas ezberlemek, Karadeniz’in en cilveli kıyısında her okul çıkışı yapılan uzun yürüyüşlerde tekrar tekrar okumak o şiirleri. &lt;br /&gt;Eve yürüyerek dönmek zorunda kaldığım için ezberimde her zaman şiir bulunurdu. &lt;br /&gt;Bunları gene de açıklayamam. &lt;br /&gt;Kış geceleri yaklaştığında, yıldızlar biraz daha denize yakınlaşırdı sanki. Yakamozlar kaybolurdu ama bir çıkrık sesi gibi dalga sesleri kulağımdan hiç ayrılmazdı. Onlarsız bir hayatı düşünemezdim.&lt;br /&gt;Neden şiir yazmalıydım ki? &lt;br /&gt;Bir arkadaşım ezberimde onca şiir barınmasına şaşmıştı. Sen neden yazmıyorsun ki demişti birden. Yazabilir miydim, daha bilmiyordum. Hicret şiirindeki esrar, Çocuk ve Allah’taki maneviyat, Sabahattin Kudret’teki sinik imgeler, Muhip Dıranas’taki çaresiz cesaret çok hoşuma gidiyordu. &lt;br /&gt;Yazsam ne olacaktı. &lt;br /&gt;Bir yandan en yakın arkadaşım olmaya niyetli adam, partiye kayıt yaptırıyordu. Kantin kantin dolaşıp insanları cepheye çağırıyordu. Türkiye’de kurulacak yeni düzen, iman, aksiyon lafları gırla gidiyordu. Hızlandırılmış bir kursa girmiş gibiydi insanlar. Nâzım Hikmet Ran okuyanla Necip Fazıl Kısakürek okuyanlar kavga bile edemiyordu artık. Herkes birbirine ‘hidayet çığırtkanlığı’ yapıyordu, herkesin elinde endülüjans benzeri kâğıtlar, kitaplar vardı.&lt;br /&gt;Neden şiir yazaydım ki?&lt;br /&gt;Bazı yazlar Giresun’un en uzak ilçesine giderdik. El-ücra… Zamanla Alucra olmuş sanırım. Alucra isminin ‘Aluc’ diye bir meyveden geldiği de söylenirdi ama ben hiç Alucra’da ‘Aluc’a rastlamadım. &lt;br /&gt;Alucra’nın insanı da iklimi de şehre göre bambaşkaydı. Daha çok Orta Anadolu kasabasına benziyordu. Yeşil yok denecek kadar azdı. Dağlarda tepelerde tek tük ağaçlar bir nokta kadardı bazen. Denizsizlik duygusu bende baş dönmelerine yol açmıştı. Bunu çok sevmiştim.&lt;br /&gt;Kıraç tepelerde belime zorla sıkıştırılmış paslı bir tabancayla geziyordum. Bir 7.65. Kaçak, el yapımı. Tabancaların süs olarak kullanıldığı zamanlardan bir makine. Kabzası Suriye işlemeli olabilir, olmayabilir de, anımsamıyorum.&lt;br /&gt;Köyün camii tepelerin tepelere kavuştuğu bir tür kavşak noktasındaydı. On beş sıra kavak ağacı. Nerdeyse hilal figürü çizilmişçesine caminin etrafına dikilmişti. Soylu bir görüntüsü vardı caminin. Hemen alt yanı bir uçuruma kardeşti. &lt;br /&gt;Caminin içine girildikte garip bir sonsuzluk hissine kapılmamak elde değildi. &lt;br /&gt;Gece olunca kurtlar iniyordu köye, koyun köpekleriyle kurtlar arasındaki savaş geceleyin başlıyordu. Cinlerin düğününden sesler karışıyordu köpek havlamaları arasına. &lt;br /&gt;Mübarek tepede Haz. Ali’nin cenk hikâyeleri ve Mürşitlerden Kıssalar kuvvet şurubu gibiydi sanki. &lt;br /&gt;Şiir yazmalıydım. &lt;br /&gt;Anlatamadığım bir şeyler oluyordu dünyada. Ya benle başlamıştı her şey ya da ben en sonuncuydum bu distopyada. Sabah olunca kuyudan su çekmenin bir büyüsü falan yoktu aslında. Ama tuvaletlerin dışarıda oluşunu, şehre dönünce kimseye anlatamazdım. Bunu bir geri kalmışlık olarak anlayabilirdi herkes. Oysa köylülerin bu tavrı bile isteye yapılmış bir karşı koymaydı. Şiir yazmalıydım. &lt;br /&gt;Bunu artık hissedebiliyordum. Şehre dönmeliydim.&lt;br /&gt;Şehre dönünce… &lt;br /&gt;Partide herkes yerini bulmuştu. En yakın arkadaşım benim yerimi bekletiyordu. Ahırımızda senin için her zaman bir at bulundu diye garip mektuplar yazıyordu. &lt;br /&gt;Ben, ‘Geri kalmışlığın önceliği ve önemi’ diye bir makale yazıyordum. Okulun duvar gazetesinde çıkacaktı. İlericilik cehennemine; geri kalmak, geride kalmak, bir tür cephe almaktır tarafgirliğiyle karşı çıkıyordum; yazım indirilecekti, disipline verilmekle tehdit edilecektim… &lt;br /&gt;Edebiyat yazılısından hep 100 aldığım için beni ‘sözlü’ silahıyla vurmak isteyen faşist Türkçe hocası, Şeyh Galip divanını açıp rasgele gazel okuyacak ve devamını benden bekleyecekti, devamı gelince de kanca bıyıklarını büküp, ‘sözlü’ silahını bitirecekti, bana makul bir son biçilecekti bu hikâyede. &lt;br /&gt;Şiir yazmalıydım, en yakın arkadaşımı bulup, parti cephedeki yerime kavuşmalıydım. &lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-8651243767836349232?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/8651243767836349232/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=8651243767836349232&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/8651243767836349232'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/8651243767836349232'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/09/siire-baslamak-versus-siyasete-baslamak.html' title='Şiire Başlamak versus Siyasete Başlamak'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-07fJQD_B2vk/ToClIh4hiUI/AAAAAAAAAT0/y8yOiQVNFTc/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-7500927428162335594</id><published>2011-09-23T16:03:00.002+03:00</published><updated>2011-09-23T16:04:07.893+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kaygılı İkindi Hanı'/><title type='text'>Kaygılı İkindi Hanı</title><content type='html'>Önce evlerin saçaklarında buzdan kılıçlar.&lt;br /&gt;Sonra evlerin camlarında birikmiş izler, gölgeler, karartılar…&lt;br /&gt;Bu şehre gecenin bilmediğim bir saatinde geldim. Yanımda saat taşımam. Meydanda bir saat de göremedim. Gecenin karanlığında kimseye rastlayamadım. Bir evin giriş kapısında ettim sabahı da. İnsanlar yollara dökülüp, meydanlara saçılırken bekledim. &lt;br /&gt;Yoldan geçen bir kadına saati sordum. Garip bir nefretle baktı bana. Bir talebeye sordum. Bilmediğini, bu kelimeden bihaber olduğunu söyledi. Nedendir, niyedir diye düşünecek zamanım yoktu. Kaygılı ikindi hanını bulmalıydım. &lt;br /&gt;Yaşlıların suret eskittiği bir iyi niyet kıraathanesine attım paçayı. Bana bir haydutmuşum gibi baktılar. Rıhtımdaki okyanus duvarının üstünde iskambil oynayan çocuklardan biri bana deli dedi. Girmediğim sokak, bakmadığım kapı, menteşe altı kalmadı. &lt;br /&gt;Cami göremedim, kilise, havra… Hiçbir dine ait bir işaret yoktu şehirde. Gün ilerliyordu, gece de oluyordu, ama kimsenin zamana eyvallahı yoktu. Pusulamın kuzeyi gösterdiği yere vardım. Okyanusun rüzgârlarından bilmem hangisi gitmek kararında esiyordu. Tam ortaya serildim. Cebimden çıkardığım okunmuş pirinçleri yere döktüm. Rıhtıma giren bir geminin sireni daldığım kısa uykudan çekip kovaladı beni. Koştum, koştum, koştum… Tüm bunların bir rüya olduğunu hemen anladım. Hemen anladım uyandığımda bunları rüya sanacağımı…&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-FT2QaUbTmY4/TnyDqTXIMLI/AAAAAAAAATs/7DXIJj7NUBg/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="180" width="280" src="http://4.bp.blogspot.com/-FT2QaUbTmY4/TnyDqTXIMLI/AAAAAAAAATs/7DXIJj7NUBg/s320/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-7500927428162335594?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/7500927428162335594/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=7500927428162335594&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/7500927428162335594'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/7500927428162335594'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/09/kaygl-ikindi-han.html' title='Kaygılı İkindi Hanı'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-FT2QaUbTmY4/TnyDqTXIMLI/AAAAAAAAATs/7DXIJj7NUBg/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-7084007096884680213</id><published>2011-09-16T02:18:00.002+03:00</published><updated>2011-09-16T02:19:28.098+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bağcılar&apos;da Aksak Doğaçlama'/><title type='text'>Bağcılar'da Aksak Doğaçlama</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-FEbAASnxaFQ/TnKHxfI1iUI/AAAAAAAAATY/LGBd_zuFc9o/s1600/agstamp1.gif" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="209" width="183" src="http://3.bp.blogspot.com/-FEbAASnxaFQ/TnKHxfI1iUI/AAAAAAAAATY/LGBd_zuFc9o/s320/agstamp1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü ‘şiir’ kelimesi Arapça ‘şuur’ kelimesinden gelir ve ben şuurumu modernliğin zırhında patlatmak istiyorum. muyum?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü Ahmet Haşim serbest müstezat’ı denedi ve Yahya Kemal ‘dize dili’ni kurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü annemin vezinleri apak hikâyelerdi, babam her gün Hürriyet okurdu, devlete inanırdı, memurlar ve melekleri aynı cümlede kullanırdı. Namaz kılmanın ve oy kullanmanın cevherinden bahsederdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü acı çekiyorum yaşamaktan, başım ağrıyor sadece salı günleri, aspirin kullanmam. Topak pekmez severim. Zil çalıp kaçarım. En şairim büyük’üm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü aklımda kara meseleler var. Taocu dalgalar, Musevi şimşekler, Hıristiyan günbatımları diye yazan bir şaire adaşım, Kadıköy’de, alnı karmaşık ve uzun sigara dumanlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü Furkan Çalışkan bir keresinde kimsenin soramadığı sorular konulu bir konferans yapmak için niyetlendi ve ı-ıh yazılı pankartlar bastırdık ona, şairler kooperatifi vardı Moda’da, Mustafa Amca’nın Jeans’ta ikimize aynı anda âşık oldu bir şiirsever sarhoş kadın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü kahrolası Rimbaud şiiri bıraktı ve intihar edenleri sevmem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü gazetecilere hapis, ihtilalcilere bıyık yaraşır. Dayımın adını veren beheyyy 12 Eylül.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü tüm insanlık adına acı çekmek istiyorum diyen bir imam arkadaşım var. Rahip tanımadım hiç ve ne umurum. Kim’se benim adıma acı çekiyorsa, nerdesin sen, o ve gene o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü mahşerde konuşmaktan farkı yok Doğu’nun ortasında bir İstanbul’da konuşmanın. Yoksullar için anıt dikmeye kalktı kaç yıl önce bir büyük Türk Şairi, Ş büyük yazılır, yazınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü Orhan Veli şiir sesini ayakkabı boyacılarının, boza satıcılarının, efkârlı sokakların diline indirdi. Tecvitle ezberledim ben de bu yıl. Yasin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü Allah’a inanıyorum. Ve şehri terk ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü sevmek için İbrahim Tenekeci’yi, onun da beni sevmesi için çok uğraşıyorum, onun bir mısraı olmak istiyorum, saksıdaki çiçeklerini, yaşlı teyzeleri, eldeki tespihin arz noktasını, sahi saat kaç Gazze’de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü Hacı Taşan dinledim radyoda sene Turgut Özal, Çernobil patlamış, bürümcek, oyaçiçek, mahçiçek, pürçek; Abdülhak Hamit’ten civelek şiirler gelecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü gençliğime doğru yaşlanırken bulut sürüsü Karadeniz şarkılarının ilhamladığı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü Ahmet Haşim çok kederli bir adamdı. Annesi Fırat kenarında gezdirirdi, veremli annesi şairi. Modern şiiri başlatmak için Bağdat’tan o, Üsküp’ten Yahya Kemal geldi, şiirimizi gurbetten getirdi ikisi. Ve bunu çok düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü bir gün Süleyman Çobanoğlu ördeklerin atası Karacaoğlan’dır dedi. Güzel Samsun 216’lar içti ve Hece! Aman Allah’ım dedim koskoca bir şair, orda Türk Ocağı’nda yağmur altında, ıpıslaksağanaklar altında ıslanıyor Büyük Türk Şiiri, Ş büyük yazılır, yazdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü yürünecek başka bir yol biliyorsanız çekilin gidin önümden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü Bülent Parlak beni fena kıskanıyor ve Alper Gencer’le kaç kez türküleştik Nişantaşı Şişli hattında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü kırmızıyı kırmızı olarak, yeşili ayıp, kahverengiyi severek, bu arada kahve gözlüyüm, Zühre çok sever beni, ben de Fener’i severim. Fuzuli yaşasa Fenerbahçeli olurdu ve bu sözümde postmodernizme gönderme yapmadım. Ne haddim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü ilk şiirim yüzünden gözaltına alındım ve göbek adımı sordular. Aksaray’da tinerci dehşeti gibiydim. Allah yar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü yalnızken söylediğim şarkılarla başkalarıyla beraberken söylediğim şarkılar bir değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü kelimelerden duvar yapılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü Plaudite, amici, comedia finita est(Alkışlayın dostlarım komedi bitti.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü orijinal kopyayı kaybettim, lal hatip, cumhuriyet İslam’ı, demokrat diktatör, tatlı acılık isimli şiirlerimi düzenbazlar yaktılar. Alay konusu anlamında bir işaret.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yazıyorum çünkü başka türlüsü de mümkün. Ama böyle söyleyince daha iyi oluyor. Ben Türk Şairi Mustafa, sene 2011, çok ciddiyim. Yazıyorum şiiri miri. Kekeme ve Koma sesli.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-7084007096884680213?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/7084007096884680213/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=7084007096884680213&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/7084007096884680213'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/7084007096884680213'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/09/bagclarda-aksak-dogaclama.html' title='Bağcılar&apos;da Aksak Doğaçlama'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-FEbAASnxaFQ/TnKHxfI1iUI/AAAAAAAAATY/LGBd_zuFc9o/s72-c/agstamp1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-1795076748382612131</id><published>2011-09-02T16:56:00.000+03:00</published><updated>2011-09-02T17:00:58.823+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Süleyman'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bir tablet majezik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='karıncalar'/><title type='text'>Süleyman, karıncalar, bir tablet majezik</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-5ItkYQtiYqw/TmDg9QV0PdI/AAAAAAAAASs/JLltv1XT_lQ/s1600/46.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="267" width="400" src="http://4.bp.blogspot.com/-5ItkYQtiYqw/TmDg9QV0PdI/AAAAAAAAASs/JLltv1XT_lQ/s400/46.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Şu tepenin karşısı… Daha da ötesi… 30 kuş birden olmak geliyor aklıma hemen. Bir mahalle imamından dinleniştim o hikâyeyi. Kuşların, karıncaların, cinlerin dili… Bu dağda aklımda Süleyman da var, ab-ı hayatın pınarlarında dolaşan Hızır, uzak akrabam Yusuf dedem de. Yukarından bakmak, aşağıdaki hayatın masallardan bile beter bir yalanla kaim olduğunu gösteriyor bana. Masallar beter mi? Bilmem. Yalan söylemenin evla bir şey olmadığını ilk öğrendiğimde hemen yalan konuşmuştum. Yalan konuşmanın, yalanlarla hikâye anlatmanın en tatlı gerçeklerden biri olduğuna inanıyorum. Yalan, gerçeğin dumura uğratan salvoları karşısında sığınılacak en emin liman. Buradan bakınca ben bile yalanım. Her şey yalan. Ama kuşlar gerçek. Bu dağ bir yalan. Kıvrımlar, ufalanan kayalar, Süleyman’ın karıncaları, cinleri, şu yalpalayan kader, haritadaki en güzel nokta... Bunlar da. Şu tepenin karşısı. Zülküf diye bir köylünün sabah kalktığında ocağa sürdüğü çaydanlık. Çiğ üşüşmüş bağçeler. Mısır ekmeğinin mahur kokusu. Ya bunlar, bunlar da mı yalan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-hUCA5UJet0k/TmDhNEJsfkI/AAAAAAAAAS8/XQ_naIyUEBM/s1600/74.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="268" width="400" src="http://3.bp.blogspot.com/-hUCA5UJet0k/TmDhNEJsfkI/AAAAAAAAAS8/XQ_naIyUEBM/s400/74.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Hava ikindiye doğru soğudu biraz. Şu ağır ağırdan alçalan sis, Süleyman’ın karıncalarını hemen kovuğuna iteliyor. Karıncalar, kufi harfler gibiler. Tüm dünya bir elif miktarı... Çocuklar o yanda top oynuyorlar. Onlarla birlikte tabiatta bir kalkışma, çimlerde bir ferahlama var. Babaanne dertleri, kasavetleri o yün çoraba nakşediyor. Giyince ayaklarımız altında ezilsin diye keder… Sis inince Süleyman’ın cinleri de geliyor. Yaktığımız ateşe doğru her şeyde bir onulmaz geliş var. Muttasıl evler, fersude çatılar, la sesiyle uçan leylekler, babaannemin dil yakan, ah kavuran türküleri... Hava ikindiye değdi mi buralarda üşürsün. Aklına bir tutam sıcaklık taşıyan aheste soba kenarları gelir. Ama şehirlinin üşümesi gibi değildir bu. Daha hoyrattır. Daha başına buyruktur. Süleyman’ın karıncalarına o sobanın yanında yer vardır. Oluşa ve bitişe bir örnektir bu dağ başında her şey. Ama bunlar da yalandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-oBC5fHaNELs/TmDheWUIHdI/AAAAAAAAATE/hUDKJZZhpL8/s1600/76.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="269" width="400" src="http://4.bp.blogspot.com/-oBC5fHaNELs/TmDheWUIHdI/AAAAAAAAATE/hUDKJZZhpL8/s400/76.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Karabaş’ın burnu… Bizim sırta verilen isim… Üstelik şu şayka köpeğimizin ismi de Karabaş. Hep böyle aralıklardan bakıyor tabiata. Süleyman’ın cinlerinden korkup bizim yanımıza sığınıyor. Beyaz geminin bizi terk ettiği günlerden beridir hep korkak. Sizi bilmem ama bana öyle geliyor ki bazı köpeklere de korkmak yaraşıyor. En soldakimizin ismi yok. Ortadakinin ismi verilmek üzere. Bendeniz isim bile istemiyorum. Sizin gibi düşünmüyoruz biz. Hepiniz gizli bir isimle sırdaşsınız ama bilmiyorsunuz. Kozmik bir şey gelebilir belki size. Ama değil öyle. Sizin hiç bilmediğiniz isimleriniz var. Ortadakimiz kendi saklı ismini bulmak üzere mesela. Nasıl bulunacağını bilmek için size bir sır veririm. Ama karşılığında bana çek yazarsınız ya da kredi kartınızın numarasını verirsiniz ki çok ayıp edersiniz. Ne istersin diye sorsanız. Bunu diyemem size. Ama şunu derim ki insanlar rüyalarını acilen anlatmalı. Kötü rüyaları suya anlatmalı. İyi rüyalarını... Sahi suya anlatılan kaç rüyanız oldu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-1795076748382612131?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/1795076748382612131/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=1795076748382612131&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/1795076748382612131'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/1795076748382612131'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/09/suleyman-karncalar-bir-tablet-majezik.html' title='Süleyman, karıncalar, bir tablet majezik'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-5ItkYQtiYqw/TmDg9QV0PdI/AAAAAAAAASs/JLltv1XT_lQ/s72-c/46.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-5855632138546712537</id><published>2011-09-02T00:33:00.000+03:00</published><updated>2011-09-02T00:44:38.039+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='The perplexities Of Nâzım Hikmet'/><title type='text'>The perplexities Of Nâzım Hikmet</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Kgx_e1eXqHs/Tl_6ByLx_0I/AAAAAAAAAR0/m_inYJW51R8/s1600/nazim-hikmet-kuba-seyahati-204x220.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="200" width="185" src="http://2.bp.blogspot.com/-Kgx_e1eXqHs/Tl_6ByLx_0I/AAAAAAAAAR0/m_inYJW51R8/s200/nazim-hikmet-kuba-seyahati-204x220.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Hevesle kaptırdım gönlümü bu sabah tüzeye ve aşka&lt;br /&gt;Sokağa çıktım her hususta&lt;br /&gt;Sevgili Nâzım&lt;br /&gt;Kardeşim garip füzeler tasarlıyor çatı katında&lt;br /&gt;Ölümsüz Asyalı kahramanları var onun da&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin sevgili Nâzım&lt;br /&gt;Hiç kahramanın olmadı değil mi&lt;br /&gt;Benim de olmadı diye sızlanmıyorum&lt;br /&gt;Burada olsaydın ıstıraplı geçmişini konuşurduk Türkiye’nin senlen&lt;br /&gt;Scrable oynardık&lt;br /&gt;Mukadder saçlarımızı uzun tutardık&lt;br /&gt;Bir zirve edinirdik fırtınalar kumandanı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıkalım sayd ü şikare sevgili Nâzım&lt;br /&gt;Ne alçak denize sözümüz geçsin ne kalbin kabarmalarına&lt;br /&gt;Sürüngen Çinlileri bırak değmez bu bahiste&lt;br /&gt;Asya’nın koca teninde &lt;br /&gt;Senin de gurbetin para etmez&lt;br /&gt;Borsaları kaplayan Fransız kurbağaları, ısrarcı beyoğlanları&lt;br /&gt;İstiklâlde cazibeli günahlarını &lt;br /&gt;Ezan seslerinde eriten fırlamalarla tanışamayacaksın hiç &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin de var mıydı cazibeli günahların&lt;br /&gt;Savrulmuş Türkçe endişelerin&lt;br /&gt;Uyanmış olmaların yatak altlarında sızlanmaların&lt;br /&gt;Kalbine dağ çiçekleri iliştiren binlerce dalın&lt;br /&gt;Mucizelerin geçici ferahlığına sığınan seksen milyon uluma&lt;br /&gt;Ne desem laf değil sevgili Nâzım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel senle avarelik edelim sevgili Nâzım&lt;br /&gt;Başıboş dolaşalım koca Anadolu ovasında&lt;br /&gt;Bir sel olarak belki&lt;br /&gt;Kimsenin fark etmemesi önemli değil&lt;br /&gt;Kolozyum’daki Romalı güneş&lt;br /&gt;Bizim için fonograf bile olamaz&lt;br /&gt;İçinde şiirin oturduğu espadril bir sessizlik bırakıyorum sana&lt;br /&gt;Güzel olur muydu sence&lt;br /&gt;Sabahtan akşama Dede Korkut okunan bir evimiz olsa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin kaplan gözlü güneşlerin değil üstümüze açılan&lt;br /&gt;Ne de tarihselliğin kerameti&lt;br /&gt;Büyük bir körlük yap bize hadi ihtiyar&lt;br /&gt;Ki görmeyelim yaklaşan o koca kıyameti&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-5855632138546712537?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/5855632138546712537/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=5855632138546712537&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/5855632138546712537'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/5855632138546712537'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/09/perplexities-of-nazm-hikmet.html' title='The perplexities Of Nâzım Hikmet'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-Kgx_e1eXqHs/Tl_6ByLx_0I/AAAAAAAAAR0/m_inYJW51R8/s72-c/nazim-hikmet-kuba-seyahati-204x220.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-3576146760520364854</id><published>2011-09-01T23:45:00.000+03:00</published><updated>2011-09-02T00:34:22.758+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gerçekçi Şiir'/><title type='text'>Gerçekçi Şiir</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-XUaAAf3-jHU/Tl_uwzFIXAI/AAAAAAAAARs/uOIBMcikCkY/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="261" width="193" src="http://1.bp.blogspot.com/-XUaAAf3-jHU/Tl_uwzFIXAI/AAAAAAAAARs/uOIBMcikCkY/s320/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Gerçekçi bir şiir yazmak istiyorum, gerçek bir şiir. &lt;br /&gt;Yazdıklarım kimseyi ipten almayacak. &lt;br /&gt;Hiçbir hastaya deva saçan sözler söylemek niyetinde değilim. &lt;br /&gt;Acıyı duyumsattıkça, acıdan da nemalanan devlet yanaşması şairlerden çok sıkıldım çünkü. Sıkıntının bir şiiri varsa eğer, ben onu yazmak istiyorum. &lt;br /&gt;Hürlüğün bir şiiri de var, onu yazacağım; tutsak olana müjde, yolda olana yol gösterecek bir kayboluşun şiirini dillendirmek niyetindeyim.&lt;br /&gt;Şiirin çıktığı ağız, aynı kederin marşçısı olmayacaksa neye yarar. &lt;br /&gt;Neye yarar yazdıklarımı anneler anlamayacaksa, yetimleri sevindirmeyecekse sözcüklerimiz, koyuver gitsin. &lt;br /&gt;Gerçek olsun, ölümü hatırlattığı kadar, yaşamı da unutturmasın. &lt;br /&gt;Çok şükür gelen habere inandık, gelen haber tamdır, eksiksiz ve daimdir. &lt;br /&gt;Bunun şiiri yazılmayacak ama. &lt;br /&gt;Kutsala uzanmaya, erişmeye çabalayan şiir ne kötü, ne fena...&lt;br /&gt;Çünkü söz de yalandır, sözü söyleyen de. &lt;br /&gt;Yanılışın şiirini yazmaktan akıllı şairler şöyle dursun. &lt;br /&gt;Onlara büyük gazeteciklerde iki sütun köşe verilir. &lt;br /&gt;Kelimeye ihanet edenin şiirine yazıklar olsunun şiiri yazılmalı artık.&lt;br /&gt;Bir gerçek şiir yazılmalı, demek ki birçok şiir ölecek, birçok şair zaten yok.&lt;br /&gt;Gerçek şiir gerçek şairleri de hatırlatmalı. &lt;br /&gt;Gerçek şairlerin hatırı benim şiirimde saklı. &lt;br /&gt;Gerçeğin eklentilere ihtiyacı yoktur. &lt;br /&gt;Ekmek gibidir, su gibidir, edebiyatsızdır.&lt;br /&gt;Ekmek gibi su gibi edebiyatsız bir şiir…&lt;br /&gt;Gerçek bir şiir için artık… &lt;br /&gt;Büyük yaşamanın haydutları olarak toplaşmadınız ya buraya.&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-3576146760520364854?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/3576146760520364854/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=3576146760520364854&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3576146760520364854'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3576146760520364854'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/09/gercekci-siir.html' title='Gerçekçi Şiir'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-XUaAAf3-jHU/Tl_uwzFIXAI/AAAAAAAAARs/uOIBMcikCkY/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-1780951325894272106</id><published>2011-06-27T19:43:00.000+03:00</published><updated>2011-06-27T19:43:25.605+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Telegram'/><title type='text'>Telegram!</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-_VOqSpZ3OfA/TgiydjeUYvI/AAAAAAAAAOM/uD_MNmmJR2w/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="199" width="253" src="http://1.bp.blogspot.com/-_VOqSpZ3OfA/TgiydjeUYvI/AAAAAAAAAOM/uD_MNmmJR2w/s320/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzelerde ya da belgesellerde telgrafı mutlak görmüşsünüzdür. &lt;br /&gt;Belli vuruşlarla iletilen harflerin öte yandan gene aynı vuruşların karşıladığı harflerle iliştirilmesi sonucu alınan-gönderilen kısa mektuplar. &lt;br /&gt;Çocukluğumuzda eli elektriğe yatkın arkadaşlarımız da telgrafa benzer aletler yapardı. &lt;br /&gt;Biz elektrik işinden anlamayanlar, açık denize bakıp, öğrendiğimiz mors alfabesiyle gemilere selam da çakardık.&lt;br /&gt;Daha o zamanlar, hız teknesiyle Karadeniz’e açılıp, bir Rus bandıralına mors alfabesiyle ‘Ben büyük Türk şairi Nâzım Hikmet’ yazıp kaçan o delifişek şairi bilmiyordum.&lt;br /&gt;Mors alfabesini öğrenmek bu yanıyla hiç de zor değildi zaten, sadece şair olup olmadığımın farkında değildim ya o başka dert.&lt;br /&gt;İlk telgraf hattı ABD’de Baltimore, Mryland ile Washington arasında kurulmuştu ve ilk ileti İncil’den bir ayet içeriyordu. &lt;br /&gt;Bizim de çocukken açıktan geçen gemilere geçtiğimiz ilk kelimeyi şöyle kodluyorduk elimizdeki ‘lüküs lambasıyla’: Bir tire, iki nokta bir tire, bir nokta bir tire bir nokta, bir tire bir nokta bir tire... Yani ‘Turk.’ Biz sanki böyle Türk diye ‘mors’layınca gemiler düdük çalacaktı... Türk’ün delinmez göğsüne doğru gemilerini döndürüp, onlar da morsla ‘Çok yaşa Türk evladı’ yazacaklardı... Bunların hiçbiri olmazdı tabii. Biz de gerisin geriye dönüp, bir gün açık denizden geçen gemilerin bize selam duracağı günleri özlerdik.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Türkiye’nin piyasa ekonomisinin elinde inlemesine az kala, gözü boyanan herkesin rüyalarını renklendiren ilk şey, şekerlerin, bisküvilerin, sakızların poşetlenerek bakkallara girmesiydi. &lt;br /&gt;Mesela ‘zahireci’nin ne demek olduğu unutturulmuştu... Yavaş yavaş kim olduğumuz sanki yeniden bir telegram zoruyla ezberletiliyordu. &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-w4g69T0ueVU/Tgiy_zNn-dI/AAAAAAAAAOU/SR_OOq-LfNc/s1600/images%2B%25281%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="202" width="249" src="http://1.bp.blogspot.com/-w4g69T0ueVU/Tgiy_zNn-dI/AAAAAAAAAOU/SR_OOq-LfNc/s320/images%2B%25281%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;İnsan iradesine tesir edip onu zapt altına alan ‘telegram’ metotlarıyla birlikte acı çekmenin birçok veçhesinden geçiyorduk; kolları ve göğsünden kablolar geçirilip bir rüya makinesine bağlanan insanlar gibi önümüzden geçen ‘oynak’ masala inandırılıyorduk.&lt;br /&gt;‘Ben feleğin şu çarkına çomak sokarım’ diye bağıran Cem Karaca ile ‘Hala kızı Zehra’ diye ünleyen Barış Manço arasında bir seçim yapmak zorundaydık...&lt;br /&gt;Necip Fazıl’ın insanı serkeş nidalarda titreten ‘Kaldırımlar’ının yalnızlığıyla, ‘bahçesinde ebruli, hanımeli açan’ Nâzım’ın ve güzel kızların kalabalıklığı arasında bir tercih yapmalıydık...&lt;br /&gt;Hukuk mu doktorluk mu, matematik öğretmenliği mi ziraat mühendisliği mi, faşistlik mi komünistlik mi, İslamcılık mı liberallik mi, cumhuriyet mi monarşi mi, pilav üstü fasulye mi etli dolma mı, gömlek mi tişört mü? &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Sürekli bir tercih yapmak zorunluluğu yüzünden herkesin kendi doğru yolu, yine herkesi tek bir cehenneme sürüklüyordu ne yazık ki. Önümüze kurtuluş olarak sunulan ‘çözülmüş işlemler’ sürekli yer değiştiren çok daha zorlu denklemlerdi.&lt;br /&gt;Her bayramda, etkinlikte süslenen sokaklar, tak takılan evler, sürme çekilmiş gözler gibi flamalarla donatılan balkonlar bize hiçbir zaman bir renk sunamadı.&lt;br /&gt;Biz de yurtçak kendi rengimizin peşine düştük. Olmadı, ne doğada ne de kitaplarda rastlanabilecek yepyeni renkler uydurduk. ‘Genlerimize hiç uymayan’ (Genlerimize hiç uymayan ne demekse?) bu renkler yüzünden zoraki kavramların elinde inlemek zorunda bırakıldık. Dilemma dedik de, kıyas-ı mukassım demedik, sipesifik dedik de nev-i şahsına münhasır demedik, bilgisayar dedik de PC demedik...&lt;br /&gt;Dediklerimiz, diyemediklerimizin tercümesi gibiydi. Çok paramız olunca bunun yalancıktan olduğunu, aslında fakir ama sırf fakirlere ve davamıza hizmet etmek aşkıyla tutuştuğumuzdan paralandığımızı anlattık ‘yoldaşlarımıza’, ‘arkadaşlarımıza’, ‘ihvanımıza’, ‘kankalarımıza...’&lt;br /&gt;Yurtdışına giden arkadaşlarımız bazı ülkelerde tuvaletlerin dışına ‘Türkler giremez’ diye yazıldığını söyleyince hiddetlendik; Sertab Erener Eurovizyon’da birinci olunca, Cimbom UEFA’yı kırıp geçirince sokaklara taştık.&lt;br /&gt;Bir Türk dünyaya bedeldi, Kara Murat kale burçlarını tokmağıyla döverdi, hastanelerde sıra beklemekten ölmek de kaderdi. Olsundu. Nasılsa düzelirdi. &lt;br /&gt;Fakirin hakkı, fukaranın öcü, öldürülmüş bebeğin ‘ah’ı tuttu böyle böyle bizi. &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Nedense bazen deniz kıyısına inip açıktaki gemilere baktığımda, aklıma hâlâ o aynı ‘mors’ iletisini biraz daha değiştirip geçmek geliyor... “Kötü çocuk ‘Türk’...”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-1780951325894272106?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/1780951325894272106/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=1780951325894272106&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/1780951325894272106'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/1780951325894272106'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/06/telegram.html' title='Telegram!'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-_VOqSpZ3OfA/TgiydjeUYvI/AAAAAAAAAOM/uD_MNmmJR2w/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-8326627291393950530</id><published>2011-06-20T15:21:00.002+03:00</published><updated>2011-06-27T19:31:26.174+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Diktatörün İdamı'/><title type='text'>Diktatörün İdamı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-fFpaRkkiDfM/Tf865cZuzaI/AAAAAAAAAOE/gjdic2w0178/s1600/images%2B%25281%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="204" width="247" src="http://1.bp.blogspot.com/-fFpaRkkiDfM/Tf865cZuzaI/AAAAAAAAAOE/gjdic2w0178/s320/images%2B%25281%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1&lt;br /&gt;Kendi idamın için güzel bir yer ayırttın&lt;br /&gt;Mitralyözleri öpen ihtiyar dudak&lt;br /&gt;Terliklerini dünde bırakan can&lt;br /&gt;Bir sessizlik planıdır her idam&lt;br /&gt;Diktatörler şiir sevmez&lt;br /&gt;Bir diktatör asılmadan rahat etmez&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölünce şah çekilen şahlar nereye gider&lt;br /&gt;Birbirimizi ölürken izletmez bize tanrı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehre kubağalar yağdıran kötü yağmurlar başladı&lt;br /&gt;Kimse şiir sevmesin bugün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık dizini yere vurabilirsin, dizeni göğe atabilirsin&lt;br /&gt;Hergele mısralarla kuş avına çıkabilirsin&lt;br /&gt;Bana şiirler tembihleyebilirsin, bana çılgınlıklar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halkın bir terslik yapar seni çok sever&lt;br /&gt;Zaten bütün çok sevmeler bir terslik yapmaktır&lt;br /&gt;Yazın genel müdür, kışın bir soru işareti olan arkadaşlar&lt;br /&gt;Elindeki uzun hayat çizgisi için teşekkür ederler Allaha&lt;br /&gt;Ya da şöyle bir cevap:&lt;br /&gt;Bir erkeğe kimse sahip değildir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir erkeğe kravatı sahiptir&lt;br /&gt;Ve odur ki aslında ceketidir kendisi&lt;br /&gt;Kaldırımlarda ve dairelerinde devletin&lt;br /&gt;Bir oturuşta kahramanlığa doygun müdürler&lt;br /&gt;-İdam yaşına eren her müdür bir diktatördür-&lt;br /&gt;Çakmağını, kahverengi şapkasını&lt;br /&gt;Ve gelecek planlarını bir A4 sayfasına sığdırırlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2&lt;br /&gt;Her dilde sevdim seni hatta dilsizlikte bile ey büyük karmaşa&lt;br /&gt;Ey her ölümü kolunda çiçek aşısı gibi taşıyan&lt;br /&gt;Sarsak diktatör&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son namazda duandan emin değilsen&lt;br /&gt;Allah’ın yazısında yalnız matematik geçerlidir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(İhtiyar dergisi 6. sayı)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-8326627291393950530?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/8326627291393950530/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=8326627291393950530&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/8326627291393950530'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/8326627291393950530'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/06/diktatorun-idam.html' title='Diktatörün İdamı'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-fFpaRkkiDfM/Tf865cZuzaI/AAAAAAAAAOE/gjdic2w0178/s72-c/images%2B%25281%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-4690243096783541549</id><published>2011-03-29T16:36:00.000+03:00</published><updated>2011-03-29T16:37:45.119+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Modernlik Üzerine Kuruntular'/><title type='text'>Modernlik Üzerine Kuruntular</title><content type='html'>Modernlikte bir düşüncenin tamamen gerçekleşmesi için olağan fikirlerin aşırılığın kanatları altında süzülmesi gerekir. Öyle ki önce yadsınır bu fikirler sonra da ele avuca gelmez biçimde kabullenilir. &lt;br /&gt;Ulus devletlerin oluşumu da, demokrasi deneyiminin ulusları sarması da aynı yolla olmuştur. Modern bir düşünce bu yanıyla tamamen ortalamadır. En harcıâlem hali, en vasat tarafıyla...&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-wfyCaqL3jFo/TZHgA0nhIgI/AAAAAAAAANg/rohpuZHUDho/s1600/images%2B%25281%2529.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="265" width="190" src="http://4.bp.blogspot.com/-wfyCaqL3jFo/TZHgA0nhIgI/AAAAAAAAANg/rohpuZHUDho/s400/images%2B%25281%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Çağdaş imgelerin büyük çoğunluğu birbirini katleden izlerden ibarettir. Düz görüntülerdir, içeriksizdirler, anlamaya ya da yargılamaya dönük değildirler, sadece hissedebilirsiniz çağdaş imgeleri, anlayamazsınız... &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Modern insan genelde ne aradığını bilmeden gezinen nadir bir Yahudi gibidir. Aranan şey bulunduğunda diğer bir arama-merak nesnesine yönelir modern insan. Her daim süre duran bu kovalamaca hiçbir zaman daim mutluluğu ifade etmez. Arthur Rimbaud’nun lafıdır esas olan, “Ne efsaneler ne de şekiller benim susuzluğumu gideremiyor.” &lt;br /&gt;Fakat modern insanın susuzluğu için çareler önceden düşünülmüştür. Ölmüş bir cesetle yer değiştiren canlı cesedin meraklı koşusu. &lt;br /&gt;*** &lt;br /&gt;Her şey kendi hızlılığının içinde akıp gitmelidir, şipşak bir bellek ve bedenin reklam tabelaları gibi parlamasıdır önemli olan; cazibenin ve tutkunun yerini ise görüntü almıştır, en saf anlamıyla, en parlak anlamıyla görüntü. &lt;br /&gt;Görünenin ışığındaki yalancı parlama... &lt;br /&gt;Ölümün koca ellerinin gölgesindeki az ama amansız flaş parlamasının katresidir. Güneş gibi karanlığın ortasındaki nihayetli ışıktır. &lt;br /&gt;Ruh ve görüntü arasındaki kavgadır güzellik meselesi.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Susan Sontag kanser için “cehennemi gebelik” mi der. Evet, cehenneme gebe olanın anlayacağı gibi sadece modernin dölleriyle gerçekleşir bu gebelik. &lt;br /&gt;Modernliğin vaat ettiği bir tombulluk nesnesidir önemli olan. Haberler, iletişim, bilgisayarlar şişkindir; bilgi akmaktadır sürekli, ölüm akmaktadır. &lt;br /&gt;Giderek şişkinliğiyle kısırlaşmış, doğurganlığını ters yönde işlemiş bu sistem çatlamayacak bir genlikte şişmektedir, ölüm üretirken hayat da üretir, sadece gerçek hayatın simülasyonu...&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-wwElgF2Y4A8/TZHgHoPZiZI/AAAAAAAAANo/e0BPvsKE95Q/s1600/images%2B%25282%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="180" width="240" src="http://3.bp.blogspot.com/-wwElgF2Y4A8/TZHgHoPZiZI/AAAAAAAAANo/e0BPvsKE95Q/s400/images%2B%25282%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Modern mimaride de sonu olmayan bir biçim oyununun döngüsü yaşanır. Nesnenin içindeki insan, alışveriş merkezinin labirentine kapılan insan, sonu olmayan bir döngüde dönedurmak zorundadır; dükkân ışıkları yanardöner olmalı, mekânın sonsuzluğunda kaybolunmalıdır. Böylece insan durmamalıdır. Durursan yolu bulursun.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Yaşamak artık genel bir performans sergilemektir. &lt;br /&gt;“İyi yaşadı” derler ölen insana bu yüzden. Eksiksiz gediksiz yaşamıştır ölen kişi. Koşuda ipi ilk göğüsleyendir o. Diğerlerine örnektir. Bu anlamıyla ölüm bir son değildir, ölüm sadece yaşayan diğerlerine performansın sonucunu gösterir. Kötü yaşayanlara iyi bir ölüm bile taksim edilmez.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Düşünmenin iddiasından kurtulmanın yolu, aklı başka bir nesneye emanet etmekten geçer, bu kimileyin bir makine olur kimileyin de örnek alınan bir fikrin fotokopisi. Asıl düşünce bir zerreciktir.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Ekran artık insana entegre olmuştur. Ekran insana kenetlenmiştir. Görüntü kutsallaştırılmıştır. Yaratılışın tekrarlanmasına doğru bir istektir bu. Görüntünün gerçekliği, gerçekliğin izine yanaştıkça parlaklaşır, bu anlamıyla gerçeklik kendi gerçekliğine taşar. Geride sadece gerçeğin izi kalır ve bırakılan her iz gibi bizi gerçekliğe ulaştırması her zaman tartışmaya açıktır.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Hüznün bir hastalığa dönüşmesi bütün virüslerden arî kalmanın yolunu tıkar. Dünya kahpe değildir çünkü, tüm suçlu insan da değildir, bulaşıcı virüslerdir artık suçlular, hapishanesi sadece insanda olan bir virüs hapishanesine döner dünya. Herkes suçludur, herkes kanserdir, herkes hastadır, kimse hür değildir.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Beğenilerin yerini arzular; düşünmenin yerini ani etkilenmeler alır. Bizim beğenimize sunulmayacak kadar yorumlanmış filmler, şiirler, sanat eserleri arasında biz sadece bir takip ediciye dönüşürüz, hayallerin sunulmuş kadarına uzanırız, gerisini öğrenmek içinse ya zamanımız ya da paramız yetmez.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;İktidarlar hakaretlerden beslenir. Her iktidar bir nefretin düzyazısıdır. Her iktidar bastırılmış bir kinin üzerine kurulur ve her iktidar bir kin seliyle yıkılır, ama yıkılan iktidar yerini bir başkasına bırakır, şeytan bile tek başına yetersizdir bu döngüde, kendi efsanesinden utanan şeytan kin ve nefretin basit hazlarına sığınmak zorunda bırakılmıştır. İktidarlar gülmeyen insanlarla dolmuştur bu yüzden, şeytanı gülerken resmedemez hiçbir ressam.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Kültür sadece bir nakarattır artık. Ötekinin tekrarıdır kültür, berikinin kaldığı yerden, eklemsiz, kemiksiz, sırtsız bir yığındır.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bireyin yaşam hakkı, insan hakları evrensel beyannamesi, tehlike altında olan insanın felaket hakkının sürekliliğe işaret eder. Barbarca bir sunumdur bu. İnsanın birey olarak tanımlanmasına bir başkaldırıdır. Alemşümul bir liste dahilinde sınırlandırılır insan. Dünya vatandaşlığındaki hakları bu kadardır. Beğenisi dahilinde işlemez hiçbir şey, geriye sadece ölmek hakkı kalmıştır, o da savaşlarla elinden alınmıştır. İnsana sadece verilerle bir yaşamcık sunulur. Ne kadar yaşayacağını bildirerek hem de.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-MDuQzSVKPN8/TZHgSGwXqiI/AAAAAAAAANw/Uat66yIr0d8/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="194" width="259" src="http://3.bp.blogspot.com/-MDuQzSVKPN8/TZHgSGwXqiI/AAAAAAAAANw/Uat66yIr0d8/s400/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Tarihle kumar oynayan teoremler üretmek kandırmacasının sınırları dramatik vadede bir sonsuzluğa kucak açmakla eşdeğerdedir. Tarih sonsuzluğu kucakladığında bir şey değişmez, tıpkı, büyük şehirlerdeki enerji tüketiminin bir sonraki gün devam eden döngüsü gibi. Elektrik tükenmeden üretilmektedir. Tarihin şalteri de öyledir. Büyük şehirlerdeki gibi asla indirilmemelidir şalter. Işığın yanması pisliğin, soygunun, fesat bedenlerin garantisidir. İyilik karanlıktan beslenmez çünkü iyiliği çıplak gözle göremezsiniz. Oysa kötülük kokusundan bile anlaşılır, tıpkı tarih gibi. Tarihin şalterini indirmek şiirin kandillerini yakmakla mümkündür, iyi şiir geldiğinde de ilk önce New York batar, iyi şiir geldiğinde tarih biter.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Aynanın aynılığının sonucu olarak üremenin karşısına da aynılaşmış ikizler konulur. Sürekli çocuk kalmanın ilkel fantezisi klonlamanın itibar kazanmasına yol açar. Kendi kodunu yitirmiş klonların babası sürekli insan yeşerten bir sperm tarlasıdır. Klon kendilik bilgisini, öznesini yitirdikçe tarlanın gürlüğüne zeval gelmez. Anne ve babadan gelmemiş olan klon ölüme de yabancıdır. &lt;br /&gt;Hücreleri kendini yamuk gösteren bir formülle donatılmıştır. Kendine baktığında gördüğü kendisi, diğer klonlara baktığında gördükleriyle aynıdır. Dolayısıyla öznede bir orijinallik yoktur, herkes bir diğerinin kopyasıdır. İnsanın geldiği son nokta da budur, klonlaşma tehlikesi. “Ortak bir şeyleri olmayanların ortaklığıdır” bu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-4690243096783541549?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/4690243096783541549/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=4690243096783541549&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/4690243096783541549'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/4690243096783541549'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/03/modernlik-uzerine-kuruntular.html' title='Modernlik Üzerine Kuruntular'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-wfyCaqL3jFo/TZHgA0nhIgI/AAAAAAAAANg/rohpuZHUDho/s72-c/images%2B%25281%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-3725262855615029366</id><published>2011-01-15T16:57:00.000+02:00</published><updated>2011-01-15T16:57:53.323+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Maça valesiyle aşık atan ulu şair'/><title type='text'>MAÇA VALESİYLE AŞIK ATAN ULU ŞAİR</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TTG1pKHm06I/AAAAAAAAANU/nFfJIfEyQYQ/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="172" width="293" src="http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TTG1pKHm06I/AAAAAAAAANU/nFfJIfEyQYQ/s400/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Sevgili şair;&lt;br /&gt;Sana yazmayalı epey oldu. &lt;br /&gt;Evet, bu benim için müthiş anlamlar barındıran bir savaşın, harfleriyle beynimi kanırtması gibi bazen acıtıcı da olurdu; bundan hep derin manalar içeren mutluluk kreşendolarına katlandığım da oldu.&lt;br /&gt;Sana yazardım ya aslında tüm insanlığa yazdığımı sanırdım. Hissikablelvuku. Önsezilerim senin şiirlerin sayesinde güçlenmedi elbette. &lt;br /&gt;Sen derdin hatırlasana. Bir şairle konuşmak bazen tüm insanlıkla konuşmak kadar zordur. &lt;br /&gt;Bu çıkarsamanın doğruluğuna iman etmedim hiçbir zaman. Hayır, sen insanlığın mukaddes kahramanlarından biri olmak istemedin. &lt;br /&gt;Nice akıllı şairin istemediği gibi sen de önderliğe soyunmadın. Önderliğe soyunan şairlere hep beraber acırdık hatırlarsan. &lt;br /&gt;Şairin, halkların yolunu aydınlatması umulur ki koca destan olsun, ne çıkar. &lt;br /&gt;Biliyorsun ki şair, yürüdüğü emin olmayan yolların kunduzudur. &lt;br /&gt;Kendine güvenemez çünkü kendilik bilgisinin beslendiği güzergâhın şeytanın kuzeni bir yakınlıkta olduğuna emindir. Başkalarına da güveni kalmamıştır çünkü en iyi durumlarda bile başkaları cehennemdir. &lt;br /&gt;Halka güvenemez ki halk, ekmekle bombanın aynı koltuk altında taşınabileceğine dair bir iddia sahibidir. &lt;br /&gt;Kâhinlere de itimat edemez, kâhinler ‘bilinse ne değişecek ki’ denilmesi gereken o geleceğin ışıltılı büyüsüyle aldatırlar. &lt;br /&gt;Yazıya güvenmez, -biliyorum sen de güvenmezsin- ki güvense belki de yeryüzüne çizilmiş en muhteşem romanı şair yazardı. &lt;br /&gt;Tiksindiğin günlerde kaldı bunlar. &lt;br /&gt;Halkın önderlerinden biri de şair olmasın sakın dediğin anda kendine attığın yumruk, eskiden senle birlikte umudun göğüslerine yaslanan mazlumlara kadar ulaştı. &lt;br /&gt;Modern dünyanın reislerinden biri yapmaya çalıştılar seni. Mayakovski örneğindeki inceliğe kanmadın sen de. &lt;br /&gt;Mayakovski bilinen ilk şair reklamcıydı çünkü. İntihar etmese, senin vaktine irişse, eminim ona intihar etmelisin diye ilk mektubu sen yazardın. &lt;br /&gt;Sen içinde patlayan vezüvlerden, çıldırmış usarelerden geçen bellek savaşından sonra kendi kendine ehil düşünce limanları uydurmakta ustaydın. &lt;br /&gt;Hepimizin aynı vezüvlerde pişmesini, patlamasını istedin. &lt;br /&gt;Senin yolun yalnız sana haram bir yoldu. Başkalarının yürüdükleri o yoldan yürümedin hiç. Haram yollarda yürümek bir endişeden, çileden çok senin için ‘yol açıcı’ bir istekti. &lt;br /&gt;Bu başını döndürürdü. &lt;br /&gt;Yepyeni serüvenler çağırırdı seni. Başkalarının senden çaldıkları serüvenlerin onların başına ne mene belalar açtığını kahkahalarla izlerdin. &lt;br /&gt;Kimse senden kapkara bir hikâyenin şeytanı olmanı beklemedi ama sen bile bile herkesin ortak hikâyesine el uzatan o hınzır melek olduğuna inandırmaya çalıştın bizi. &lt;br /&gt;Melekler hınzır olur mu diye bana çattığını görebiliyorum şimdi. Melek kelimesini Peter Pann’ı anımsatan bir sıfat olarak kullandığımı da biliyorsun. Aynanın arkalarında gezinen Alice’i herkesten çok severdin. Şuncacık çocuk aklıyla yer altının bilinmezlerine uzanan matematik kızı Alice. &lt;br /&gt;Kendi hikâyeni kendin yazmıştın, onu bile başkalarının yıkmasına ya da yazmasına izin vermedin. &lt;br /&gt;Bazen çevrendekileri de ikna ederdin buna. Hepimizi acıya ikna etmekte üstüne yoktu. &lt;br /&gt;Acı çekmek bir antropoloji meselesiydi sana. &lt;br /&gt;Hepimizin aksine, cennetten dünyaya düşen Âdem’in aslında en mutlu insan olduğunu düşünürdün. Cennet imgesinin ortalama insana dönük bir hayal olduğu düşüncesi. &lt;br /&gt;Peki ya cehennem imgesi? &lt;br /&gt;Hayra dair bir şeyse cennet, cehennem imgesindeki hayırsız ya da işte korkutucu tasvirler de yalan mı? Bunu bilemiyorduk daha. &lt;br /&gt;On üçüncü yüzyılların deli-kanlı Yunus’unun dediklerinden çıkarırdın bunu. En modernimiz Yunus olmasın sorusundaki tehlikeyi anlardık elbette. Hepimizi Yunus’un belki iki mısraına kurban etmek isterdin. Sana da bu yakışırdı.&lt;br /&gt;Seni anlayabilmenin ötesinde sana yaklaşmanın yolları araştırıldı. Sen elbette fildişi kulesindeki bir lort değildin, hatta belki çoklarınca yadırganacak bir karton kulen vardı. &lt;br /&gt;Sen kuleleri yıkardın. &lt;br /&gt;Yıkan sendin. &lt;br /&gt;Senin sözlerinle kudururdu modern şiirin müdavimleri. &lt;br /&gt;Sen konuya nasıl yaklaşıyorsan başkaları da öyle yaklaşırdı ama senin takip mesafende durmaktan da geri adım atmazlardı. &lt;br /&gt;Her şey senin yaklaştığın kadardı; her bir şeyde senin kaçtığının izleri vardı. &lt;br /&gt;Seni takip etmek de yılanlarla, çıyanlarla savaşmaya bedeldi bazı zamanlarda. &lt;br /&gt;Herkesi kendine düşman ettiğin vakitler de oldu. Düşmanın kadar dostun yoktu. Olsundu. Böyle de istikametten şaşmadın. Sonsuza dek konuşacak ses tellerin olduğunu yazdıkların gösterdi. &lt;br /&gt;Doğrusu içimizdeki en karizmatik sendin. &lt;br /&gt;Baudelaire’den beridir şairler çirkin olmanın pey akçe olduğunu düşünürlerdi. &lt;br /&gt;Bazen şöyle düşünürdüm: &lt;br /&gt;Kıyametin vakti zaman atlamış ve dünya bir iki yüz yıl daha hayat bulmuş ve hayat vermiş. Teknoloji ve bilim dini her âdem torununu kendine iman ettirmiş. Mega kentler, mega robotlar falan. &lt;br /&gt;Bilim kurgularda izlediğimiz o karmaşık ve masalsı gelecek dünya... &lt;br /&gt;Senin şiirlerinin bu dünyada bir yeri olabilir mi? Ya senden eskilerin. Hatta çok eskilerin. &lt;br /&gt;Söz gelimi 3030 yılında –kulağa pek hoş gelmese de- bir yenidünyalı, yarı robot yarı insan bir yaşam formu oturmuş bir elektro tablette Haşim’den O Belde’yi veyahut Orhan Veli’den Hicret şiirini okuyor: &lt;br /&gt;“Simdi kavak ağaçları görünüyor/Penceresinden/Kanal boyunca./Gündüzleri yağmur yağıyor;/Ay doğuyor geceleri/Ve pazar kuruluyor, karşı meydanda./Onunsa daima;/Yol mu, para mı, mektup mu;/Bir düşündüğü var.” &lt;br /&gt;Hayal edebiliyor musun? İnsana garip geliyor değil mi? Şiirin hele hele gelmekte olan yeni insana bakarak anladığım kadarıyla o kadar yaşamayacağını düşünüyorum. &lt;br /&gt;En karamsar şairim ben. &lt;br /&gt;Aslında sen de öylesin ama çaktırmıyorsun. Yazdıklarının en anlaşılmazlarını hep gelecekteki bir insanın anlayacağını düşündün, söyledin. &lt;br /&gt;Şiirinin bazen bir gazete haberi gibi kullanılmasına bile içerlendin. &lt;br /&gt;Attilâ İlhan gibi yalnız kaldın, yalnız bırakıldın. Şiirlerin bizi bir araya getirdi. Bizim aramızı bozdu şiirlerin, yazıların. &lt;br /&gt;Bizim aslında biz olmadığımızı, bizin ben’e evrilmesi anlarında yitirdiklerini haykırdı mısraların, satırların; bazen kendini parça pinçik ederek konuştukların... &lt;br /&gt;Sen sevgili şair, evet sen bizim en yakınımızdın ve tüm ‘en yakın’larımız gibi bizi en çok kandıranlardandın.&lt;br /&gt;Şimdi, en yakınımız olduğun şarkısına bizi inandırmak istiyorsan hâlâ o en hararetli nakaratı tekrarlat bize. &lt;br /&gt;Bizi kandır, sana kanmış olmanın güzelliğine dokundur bizi. Ayakuçlarımızda yükselip evrenin tavanında dolaşalım senle. Zülkarneyn değilsen de Zülkarneyn’i bilirsin. &lt;br /&gt;Bize de bildir. &lt;br /&gt;Yalnız hür olanların geçtiği o şiir evrenlerinden bir noktacık yıldız yerimiz varsa ne ala, yoksa yeri gelir gökler döner. &lt;br /&gt;Ve bakarsın hiçbir sabahki kadar değil bir sabah olmuş, babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, zaman ne, mekân nerde, sen kimsin? &lt;br /&gt;Biz burada bin şu kadar milyar insan, şiirlerin tövbelerle yer değiştirdiği zamanlardan...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-3725262855615029366?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/3725262855615029366/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=3725262855615029366&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3725262855615029366'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3725262855615029366'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/01/maca-valesiyle-asik-atan-ulu-sair.html' title='MAÇA VALESİYLE AŞIK ATAN ULU ŞAİR'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TTG1pKHm06I/AAAAAAAAANU/nFfJIfEyQYQ/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-9210609168034621151</id><published>2011-01-14T19:20:00.001+02:00</published><updated>2011-01-14T19:24:40.249+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğrafın yırtılıverdiği yer'/><title type='text'>FOTOĞRAFIN YIRTILIVERDİĞİ YER</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TTCFFYZn6uI/AAAAAAAAAM8/rIMNueN8hLo/s1600/images1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="191" width="263" src="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TTCFFYZn6uI/AAAAAAAAAM8/rIMNueN8hLo/s400/images1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Elinde tuttuğun silahın gücüne güveniyorsun elbet. Hele seni silahsız yakalayayım bir. O zaman görürsün. Bildiğim bütün dualardan edindiğim zırhla, apaltın yumruklarımla pençeleşmek zorunda kalacaksın o zaman. Evrenin tüm tayyareleri uçsa, üzerime üzerime bomba püskürtse seni pataklanmaktan kurtaramayacak. Birkaç nöbetçi meleğin nöbet değiştirme anında biraz rahatlama zamanı tanıyacağım sana, ama o kadar. Sonra bir daha melekler gelecek, seni hayatımdan tard etmeyeceğim, hayır, bana yaşattıklarından sonra ben de sana aynılarını yaşatacağım. Yanıma biraz mürekkep, biraz güvercin kanadı, bir deste şiir ve simya alacağım. Kork benden...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TTCFP1i9FOI/AAAAAAAAANE/38VYTE5SvZk/s1600/images2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="211" width="239" src="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TTCFP1i9FOI/AAAAAAAAANE/38VYTE5SvZk/s400/images2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Elimdeki kuş değildir yalnızca. Bazen bir bomba. Ben onu rüyamda kaç kez kaç şekle girmiş gördüm, anlatamam. Bana yasak. Onun 29 arkadaşı daha var. Attar diye bir hocaları da var. Benim de hocam sayılır kendisi. Ben bazen o kuş olurum, o kuş bazen bana çevrilir. Uçmak için illa da bir gök ova gerekmez bize, arzın ve arşın her bir noktasında uçuşadururuz. Delidumrul ve Guliver amcamla sizin rüyalarınıza girip girip en tatlı uykunuza bir dinamit lokumu bırakır kaçarız. Bir sabah uyanırsınız ki... Her askere yenilmek öğretilmiştir. Bommmmmm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TTCFV595FWI/AAAAAAAAANM/84kydxIE4hU/s1600/images3.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="183" width="276" src="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TTCFV595FWI/AAAAAAAAANM/84kydxIE4hU/s400/images3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Kaç süngü, kaç namlu, kaç kurşun... Saçlarımın beyazlamasını durdurdunuz sağolun. Bir çiçek tutuşturdular elime işe bakın. Siz bu kadar korkaksınız elbet. Ben sizin baktığınız en akıllı delisiyim arz zamanlarının. Hepinizin namlusuna nanik yaparım böyle. Bir süvariyim ben. Bir kadından daha fazla bir kadınım. Her sabah binerim allara aklara geçerim böyle önünüze, sırıtırım size. Hadi çekin tetiği. Bana ölüm fışkırtın elbirliğiyle. Fakat bilmezsiniz ki korkar ölüm efendi benden bile. Delilerden yalnız akıllılar korkar zaten. Siz ölümün en akıllısının elinden tutup böyle namlular, süngüler yaptınız; ben şiirlerin, neşidelerin ellerine sarılıp böyle delirmeyi, gebermeyi yanisi hergeleliği seçtim. Üstelik, gözlerim nemli değil, gözlerim namlu...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-9210609168034621151?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/9210609168034621151/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=9210609168034621151&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/9210609168034621151'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/9210609168034621151'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/01/fotografin-yirtiliverdigi-yer.html' title='FOTOĞRAFIN YIRTILIVERDİĞİ YER'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TTCFFYZn6uI/AAAAAAAAAM8/rIMNueN8hLo/s72-c/images1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-2596645788552114974</id><published>2011-01-14T17:58:00.001+02:00</published><updated>2011-01-14T18:00:29.208+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gözler'/><title type='text'>GÖZLER</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TTByZ400v7I/AAAAAAAAAM0/4Am-cdIA6aA/s1600/ezra2jpg.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="226" width="223" src="http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TTByZ400v7I/AAAAAAAAAM0/4Am-cdIA6aA/s400/ezra2jpg.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinlen artık usta, yorgunuz, çok yorgun&lt;br /&gt;Duyalım parmaklarını rüzgârın&lt;br /&gt;Ve üstümüzde kurşun gibi yatan &lt;br /&gt;Durgun, ağır gözkapaklarında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinlen artık birader, bak şafak vaktidir! &lt;br /&gt;Sarı alaz solmakta&lt;br /&gt;Ve mum da erimektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azat et bizi, dışarda güzelim renkler,&lt;br /&gt;Yosunun yeşili ve çiçeklerin rengi&lt;br /&gt;Ve ağaç altı serinlik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azat et bizi, tükenmekteyiz&lt;br /&gt;Sürekli akan yeknesaklığında&lt;br /&gt;Kara kuru baskıların&lt;br /&gt;Telef oluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azat et bizi, çünkü biri var ki&lt;br /&gt;Yıllanmış okuduklarının bilgisi&lt;br /&gt;Bir gülümseyişinin verdiğini vermez sana&lt;br /&gt;Ona bakalım ona&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ezra Pound&lt;br /&gt;Mütercim: M.A.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-2596645788552114974?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/2596645788552114974/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=2596645788552114974&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/2596645788552114974'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/2596645788552114974'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/01/gozler.html' title='GÖZLER'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TTByZ400v7I/AAAAAAAAAM0/4Am-cdIA6aA/s72-c/ezra2jpg.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-3151538586664641239</id><published>2011-01-07T16:48:00.000+02:00</published><updated>2011-01-07T16:54:47.228+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dünyayı bir kenara yazmak'/><title type='text'>DÜNYAYI BİR KENARA YAZMAK</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TScoQ9J4dTI/AAAAAAAAALw/Sh62R5khEgA/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="249" width="203" src="http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TScoQ9J4dTI/AAAAAAAAALw/Sh62R5khEgA/s400/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Yazı yazmadığım zamanlarda yaşadıklarım, işte bunları bir gün yazarım diye biriktirdiğim günler ve dünler dolusu bir zaman dilimidir. &lt;br /&gt;Fantezi ve bilim kurgu yazarlarına bu yüzden imrendiğim çok olmuştur. Akıllarındaki rahleye kurulup, daha önce bir örneği dahi olmayan dünyalar yaratmanın zorluğu, gözüpekliği karşısında şaşırmaktan başkaca elimden bir şey de gelmiyor.&lt;br /&gt;Yazı bazen bir ilk cümleyi bulmakla başlamaz, hayır. Bir son cümlenin çevikliğidir yazının gövdesine dokunmanızı sağlayan o şey. &lt;br /&gt;En alengirli cümlenin kazanında fokurdayan kelimeler ol’maya başladığında sonrası çorap söküğü gibi gelebilir derler. Nasıl yazdığınızı anlamadan, metnin çatısını kurduğunuzu fark edersiniz. Sizi bulamaktadır artık düşünmeler, taşınmalar...&lt;br /&gt;Çoğunlukla, birileriyle bir şeyler konuşurken ya da konuşulanları dinlerken aklımda hep bir yazı konusunun yakasından çekeliyorumdur. &lt;br /&gt;Ben konular arasında, anlamlar arasında sıçrayıp, dünya içinde kendi dünyamın coğrafyalarında, meneviş topraklarında, rengârenklerinde sekerken, karşımdaki çoğunlukla onu dinlediğimi düşünür. Oysa acıdır ki dinlemem. Karşımda konuşan kişi beni o an şaşkınlıklar denizine batıracak bir kelimenin ipini uzatırsa ne ala, yok uzatamazsa kayıtsızlığımı sürdürmeye devam ederim ya ne acıdır.&lt;br /&gt;Yazmayı düşünmek hayatın içindeki bir kayıtsızlık anını kovalamakla eşdeğerdedir çoğu zaman.&lt;br /&gt;Bazen de gürültünün kulaklarımı pataklamaya başladığı zamanlarda yazmaktan haz duyarım. Onca gürültü arasında bir ritim yakalamak içtendir. Kendi içime kıvrılmamı sağlar. &lt;br /&gt;Bir yanıyla hayatta olduğumu hatırladır, öte yandan nice akar gider kelimenin arasından birkaç iyi niyetli kelimenin yazı ocağıma damladığını hissederim bir mum gibi.&lt;br /&gt;Yazmak için hiç ama hiç özel mekâna gereksinim duymam. Herhangi bir yerdir yazdığım yer, kalemi nasıl tutacağıma bağlıdır, klavyeye ne ateşle tuşladığıma bağlıdır yazmak, kimine göre de yanmak.&lt;br /&gt;Öyle zamanlar da vardır. &lt;br /&gt;Yani artık yazmaktan sıkılıp ter ü taze güneşi seyre dalmak istediğim. Olur a bir bahçedeyimdir mesela, yancağızımda iki keyfekeder ağaç da olursa kendi denklemimi tamamlamış olurum böylece.&lt;br /&gt;Zayiata uğramış edebiyatın uzattığı iplere tutunurum, maruz kalırım ona: Bir jazz şarkısının uğrun uğrun sekeyazması, uçup gitmesi bir budala sorunun, yüzde beliren tutucu imgelerin taradığı parlak saçlar, fena gözlerin üzülmek endişeleri, gösterecek bir rüyan kalmadıysa bir düş muştula sözleri, bir hikâyenin en genç yaşında ölmek niyeti, öyleyse yükseltin tavan girişini ustalar, ares geliyor güveyden boylu şiiriyle...  &lt;br /&gt;Tamamlanmamış metnin yarenliğinde çıkılan yolculuğun güzelliğiyle dola taşa dinlenmek de keyiflidir.&lt;br /&gt;Öyledir. Her sayfanın kendince bir rolü vardır. Zordur anlaşılması da. Sayfada döneduran yazı hayatları vardır. &lt;br /&gt;Biz kendi hayatımızdan veyahut olası hayatlardan damlattığımız hayal mürekkepleriyle yanaşırız onlara. &lt;br /&gt;Yazı bizdendir, bizim müdahalemizledir yazı. Ama her yazının bir de yazgısı vardır. İşte yazmak öyle zamanlarda deli divaneliğin umruna yanaştırır insanı, o zamanlarda siz de yazının yazgısına boyun eğersiniz. Yazmanın cehennemine değil, hayır, yazmanın gerçekliğine erersiniz. Eh, gerçek de tekrardan erilmesi gerekli bir şey ola ki, hep kendi gerçekliğini dürüp kaldırmak ister boyuna.&lt;br /&gt;Aklımdaki sayfanın, yazının, mısraın hep bir adım önünde olmak isterim. Gerisine düşersem yanarım; yanmamak için tekrar yanmak da isterim. &lt;br /&gt;Bir çevrimi tamamlarım. Yazarım boyuna.&lt;br /&gt;Yazarken müzik dinleyenlere de şaşarım. Ben yazarken müzik dinlemem asla. Kalkar kendi müziğimi yaparım. Ya kallavi sesime bir türküyü, şarkıyı beğendiririm ya da ola ki yanımda bir enstrüman vardır, onun dermanına dert olur eklenirim. &lt;br /&gt;Müzik aletlerinden de en çok ritim sazları severim. Tıpkısından aynısından yazmaya benzer, bir ritim sazla yana yakıla dans ettirmek ellerinizi. &lt;br /&gt;Her ritim, ritimdeki her bir vuruş bir yazının ilk mezurudur, ölçüsüdür. Öyledir, öyle devam eder. Her müzisyen içinde bulunduğu şarkıda kendi enstrümanıyla apayrı bir hikâye anlatır. Kimine göre en duyulmaz enstrümandır, benim hikâyesini duymaktan en çok hoşlandığım saz, yani bas.&lt;br /&gt;Ağır aksak ritmin de, cümbüşlüsünün, zillisinin de anlattığı hikâyeyi dinler, yazı ocağına dönerim gerisin geri.&lt;br /&gt;Yazı beni beklemektedir. Daldaki incir gibi asidir o sıra yazı. Öte yandan asaletine katışmışsınızdır yazının. Yazı size katışmıştır. Demiştim yazmanın, yanmanın öbür hallerine çeyrek kala bırakmışsınızdır artık kalemi, zihindeki imgeler de coşmuştur ama...&lt;br /&gt;Dibek kahvesi gibidir yazmak eylemi. Zordur, zahmetlidir.&lt;br /&gt;Bir marinada rüzgârın titrettiği tekne direği gibidir. Yazmak. Öylesine yalnız ve bir birliktelikte...&lt;br /&gt;Akşamüstü cezvelerinden tüten karaşın duman gibidir.&lt;br /&gt;Feodal bir ithaf gibidir yazmak, anlaşılmazdır.&lt;br /&gt;Bütün oyunların bütün kahramanlarından çaldığı maskelerle, üstüne düşen rolü kıvıran en iyi oyuncudur.&lt;br /&gt;Çapraz sorguda verdiği ifadesini her daim yanında, ceketinin iç cebinde taşıyan bir bitirim işidir yazmak, olur a inanmaz kimse doğrulara diye...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-3151538586664641239?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/3151538586664641239/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=3151538586664641239&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3151538586664641239'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3151538586664641239'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/01/dunyayi-bir-kenara-yazmak.html' title='DÜNYAYI BİR KENARA YAZMAK'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TScoQ9J4dTI/AAAAAAAAALw/Sh62R5khEgA/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-279127809612479497</id><published>2011-01-05T16:37:00.000+02:00</published><updated>2011-01-05T20:03:54.031+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='En kıyak salgınlara bir dedektif doktor'/><title type='text'>EN KIYAK SALGINLARA BİR DEDEKTİF DOKTOR</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSSCDfdBRaI/AAAAAAAAAK8/ZOR1UdSJspE/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="177" width="284" src="http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSSCDfdBRaI/AAAAAAAAAK8/ZOR1UdSJspE/s400/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;House MD dizisindeki kahramanımız bir doktor. Ama öyle böyle demeyin, bir yanıyla &lt;b&gt;Sherlock Holmes&lt;/b&gt;'a benziyor bu doktorumuz.&lt;br /&gt;Uzmanlık alanı bulaşıcı hastalıklar ve nefroloji... Takıntı derecesinde bir kendini beğenmişlik. Tüm bilgin delilerde bulunan üstten bakma, bu bit kadarcık dünyaları hep ben yarattım havası mavası... &lt;br /&gt;Amma velakin kimsenin tanı koyamadığı hastalıkları cızbız ediyor doktorumuz. Bir yanıyla İsa dersin için rahatlar, diğer yanıyla Lokman hekim dersin amma ne yarar. &lt;br /&gt;&lt;b&gt;Dr. Gregory House&lt;/b&gt; sürekli ekibindeki doktorların da diğer felek vurmuş hastaların da psikolojisini falan bozmaktadır...&lt;br /&gt;Hastalarla doğrudan temas kurmaktan kaçınır. &lt;br /&gt;Uzakta kalmasıyla ünlüdür. Çünkü yaklaşsa, hem acıya dahil olacaktır: Sorumluluk alacaktır hem de dikkatleri üzerine çekecektir, ki o adsız bir kahraman olmak istemektedir.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Dr.Gregory House&lt;/b&gt; ile ünlü bitirim dedektif Sherlock Holmes arasındaki benzeşmeler ve didişmeler tüm seri boyunca izlenmektedir. &lt;b&gt;House&lt;/b&gt;'ın araştırma metodu tanıların imkânsızlıklarını mantık ile eleme yöntemi ile Holmes'un yöntemleri benzerlik taşıyor. &lt;br /&gt;Her iki karakter de enstrüman çalıyorlar (House piyano, gitar ve armonika çalarken; Holmes da keman çalmaktadır işe bakın ki... Bu arada bendeniz de, yani bu yazının isimsiz kahramanı da Holmes ya da House olmasam da perküsyon ve batery çalmaktayımdır...) &lt;br /&gt;Her ikisi de ilaç bağımlısıdır (House Vicodin bağımlısıdır; Holmes ise kokain.) &lt;br /&gt;House'un Dr. James Wilson ile arkadaşlık ilişkisi Holmes'un Dr. John Watson ile ilişkisini çağrıştırmaktadır.&lt;br /&gt;Bir sezon izlemeye kalkıştıktan sonra bunları ve şunları ve işte onları söyleyebilirim, oysa diziler uzun, sevmeler acele, hayat da öyle... Hepisini izlemeye ne vakitcağızımız var ne de merakımız gebe...&lt;br /&gt;Gene de bazı diziler var ola ki başımızın belasıdır, hep belası kalsın bitmesin, dinmesin deriz.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Supernatural&lt;/b&gt; ve &lt;b&gt;Stargate&lt;/b&gt; serileri de başka bir yazının konusu olsun, kalsın...&lt;br /&gt;Gökten düşsün üç elma, biri senin olsun, diğeri de senin olsun ama sonuncusunu kesin bila kesin sana ayırdım, kardeşim, benzerim, iki yüzlü okuyucum, benim!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-279127809612479497?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/279127809612479497/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=279127809612479497&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/279127809612479497'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/279127809612479497'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/01/en-kiyak-salginlara-bir-dedektif-doktor.html' title='EN KIYAK SALGINLARA BİR DEDEKTİF DOKTOR'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSSCDfdBRaI/AAAAAAAAAK8/ZOR1UdSJspE/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-8873812738489785614</id><published>2011-01-05T15:28:00.000+02:00</published><updated>2011-01-05T20:05:42.291+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kalktı göç eyledi'/><title type='text'>KALKTI GÖÇ EYLEDİ...</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSRxjaiGGFI/AAAAAAAAAKs/yQbgKSDyfQ0/s1600/images%2B%25281%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="194" width="259" src="http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSRxjaiGGFI/AAAAAAAAAKs/yQbgKSDyfQ0/s320/images%2B%25281%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSRxvigFbEI/AAAAAAAAAK0/aNb4jOsr26U/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="178" width="283" src="http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSRxvigFbEI/AAAAAAAAAK0/aNb4jOsr26U/s320/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Aslında &lt;b&gt;Cem Karaca&lt;/b&gt;'nın hep erken öldüğünü düşündüm, her ölüm gibi eperken... &lt;br /&gt;70'ler onu sindiremedi, 80'ler boşladı, 90'lar dönek dedi, ama 2000'ler nerdeyse kabullenmişti. Dönekliği mönekliği hak getireydi; ama solculuğunu muhafaza ederek Müslüman olduğunu söylüyordu Cem Baba, herkes şaştı bu olan bitene, oysa o her zaman yaptığı müzikle ne İslam'ın uzağına düşmüştü ve ne de solculuğun...&lt;br /&gt;Onun solculuğu &lt;b&gt;Attilâ İlhan&lt;/b&gt;'ın, &lt;b&gt;Kemal Tahir&lt;/b&gt;'in, &lt;b&gt;İdris Küçükömer&lt;/b&gt;'in solculuğuna benzer, yani Anadolu dolusu bir solculuktur onunkisi... &lt;br /&gt;Onun halkçılığı en kavurucu halkçılıklardandır... &lt;br /&gt;Karacaoğlan'dan söylerken Karacaoğlan gibidir, Emrah'tan söylerken Emrah gibi...&lt;br /&gt;Bilmiyorum, Amerika'da yaşasaydı belki de &lt;b&gt;Leonard Cohen&lt;/b&gt; de&lt;b&gt; Bob Dylan&lt;/b&gt; da onun sesi karşısında gitarı kırarlardı; ama o bundan hiç gocunmadı. &lt;br /&gt;Denemedi değil, Alamanya'ya gitti, Avrupa'da gezindi biraz. Ama yetti bu ona. &lt;b&gt;Yahya Kemal&lt;/b&gt;'in gerisin geri Türklüğe dönmesi gibi tekrar Türklüğe rücu etti. &lt;br /&gt;İlahi de söyledi, en sertinden -onun deyişiyle- &lt;b&gt;ROK&lt;/b&gt; da yaptı, en karaşın türküye de tekrar be tekrar can verdi. &lt;br /&gt;Biz yeniden keşfetmiştik onu... &lt;b&gt;Tamirci Çırağı&lt;/b&gt;'nın elinden düşmeyen parlak kaplı romanları da, &lt;b&gt;Namus Belası&lt;/b&gt;'ndaki öğütleri toplasak burdan köye yol olurları da yeniden. &lt;br /&gt;Bana İstanbul'u anlat, nasıldı diye soruyorduk Payitahta gidip gelene... &lt;br /&gt;Ellerimizde gitarlarımız, bagetlerimiz onun melodilerini ıslıklıyorduk, ritme batırıyorduk Sakın Dönme diyerek sevdiğimize. &lt;br /&gt;Ve sonunda gecenin nemi çöktü. Bir gün ıslak ıslak baktık. Bakış o bakıştır... Biz de bir gün herkes gibi olduk. Modernizme müptela... Cem Baba'nın tüttürdüğü türkülerden uzak kalmanın dinmeyen ıstırabı bitmeyecek hiç, hiç... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaleden iniyorum &lt;br /&gt;Çağırsan dönüyorum &lt;br /&gt;Kurudum kibrit oldum&lt;br /&gt;Üflesen sönüyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cem Baba deliliğini hiç söndürmeyenlere, &lt;b&gt;aşk olsun&lt;/b&gt;...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-8873812738489785614?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/8873812738489785614/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=8873812738489785614&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/8873812738489785614'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/8873812738489785614'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/01/kalkti-goc-eyledi.html' title='KALKTI GÖÇ EYLEDİ...'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSRxjaiGGFI/AAAAAAAAAKs/yQbgKSDyfQ0/s72-c/images%2B%25281%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-3270921477403660462</id><published>2011-01-04T17:18:00.000+02:00</published><updated>2011-01-05T20:06:56.840+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Seri katilin hüznü: Dexter'/><title type='text'>Seri katilin hüznü</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSM3-ZVtniI/AAAAAAAAAJg/VmhLVoL_eyk/s1600/dex.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="133" width="200" src="http://4.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSM3-ZVtniI/AAAAAAAAAJg/VmhLVoL_eyk/s200/dex.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Dexter&lt;/b&gt;, takip ettiğim diziler içinde beni derinden etkilemeyi başaran nadir dizilerden biri oldu. Sevdiğim dizilerin iki ana özelliğine müptelayım. Birincisi senaryonun çatlamadan atlaması, ikincisi de konunun sadece bir kahramana değil, giderek diğer oyuncuları tümden kuşatabilmesi; zaten başarıyı yakalamış dizilerin büyükçesi bu iki kuralı boşlamayan yapımlar.&lt;br /&gt;Dexter en hüzünlü seri katilimiz. &lt;b&gt;Başka seri katilleri avlamakla içindeki katili doyuruyor&lt;/b&gt;. Kendisi de bir seri katilin elinden kurtulup, &lt;b&gt;annesinin kanı içinde boğulacakken, bir polis tarafından bulunup evlatlık edinilmiş.&lt;/b&gt; Diğer kardeşi de seri katil. Hem de buz kamyonlu katil diyorlar ona. Kardeşine. Fakat ne acı ki o da Dexter'ın yoluna çıkanlardan... Çünkü Dexter'ın kesinlikle tahammül edemediği bir şeyi yapıyor sonradan ortaya çıkan katil kardeş, masum insanları öldürüyor.&lt;br /&gt;Criminal Minds da seri katillerin dünyasına dalmıştı. Fakat Criminal'deki ekip seri katilleri anlayıp ortadaki olayı çözmeye çalışıyordu. Bir olaydan başka bir olaya sıçrayarak geçen serüvende seri katilin iç dünyası hakkında öğrendiklerimiz işimize yaramıyordu. Sahi Dexter'ın iç dünyası hakkında öğrendiklerimiz ne işe yarar.&lt;br /&gt;Belki şunlara...&lt;br /&gt;Modern dünya tasmasına boyun bükmüş nicelerindeki psiko sapıklık belirtilerini Dexter sayesinde izleyebiliriz...&lt;br /&gt;Çocukluğun ne denli önemli bir etken olduğunu bir kez daha görebiliriz...&lt;br /&gt;Bu anlamıyla Dexter bir psikoloji dizisi gibi de seyredilebilir. Seri katillerin hüznü... Tehlikelidir...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-3270921477403660462?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/3270921477403660462/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=3270921477403660462&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3270921477403660462'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3270921477403660462'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/01/seri-katilin-huznu.html' title='Seri katilin hüznü'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSM3-ZVtniI/AAAAAAAAAJg/VmhLVoL_eyk/s72-c/dex.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-9082531818962579427</id><published>2011-01-04T16:50:00.000+02:00</published><updated>2011-01-04T16:52:52.893+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İstanbul&apos;da yürümek/Eyüp'/><title type='text'>İstanbul'da yürümek</title><content type='html'>&lt;b&gt;EYÜP&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSMy8eNTNfI/AAAAAAAAAJI/QTfiOb2FZiw/s1600/e%2B1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="82" width="82" src="http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSMy8eNTNfI/AAAAAAAAAJI/QTfiOb2FZiw/s200/e%2B1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Eyüp oyuncakçılığı 18.yy. kadar dayanıyormuş. Seri üretimin gelişip doğal malzemenin yerini  plastik ve türevleri alana kadar Eyüp, oyuncak üretiminin merkeziymiş. İstanbul çocukları sünnet zamanlarında Eyüp’e getirilir, dönüşte istedikleri oyuncağı seçmelerine izin verilirmiş. Anadolu’nun birçok yöresine oyuncak Eyüp semtinden dağılırmış. Oyuncak denilince akla Eyüp gelirmiş. Artık o çağ kapandı sanırım, şimdi her şey naylondan… &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Üstüne ayna parçaları yapıştırılmış renkli küçük testiler, sürahiler, bardaklar. Teneke zilleri olan bir karış çapında tefler, bir karış çapında davullar, eski mecidiye büyüklüğünde tekerlekleri olan arabalar, minik darbukalar, saplı davullar, beşik ve salıncaklar, kırbaç ya da kaytan sarılarak döndürülen topaçlar, boyalı aynalar, iki-üç şerefeli camisiz minareler gibi bin bir şekildeymiş bu oyuncaklar…&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSMzJ0TmlXI/AAAAAAAAAJQ/RtpOKgzrjBw/s1600/e%2B3.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="177" width="200" src="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSMzJ0TmlXI/AAAAAAAAAJQ/RtpOKgzrjBw/s200/e%2B3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’un dinsel amaçlı bir ziyaret mekânı olan Eyüp, özellikle sünnet merasimi nedeniyle ziyaret edildiğinden, çocuk müşterilere ulaşma imkânı sayesinde 17.yy.dan itibaren oyuncak üretiminin merkezi haline gelmiş. Eyüp Sultan Türbesi’ne giderken İskele Caddesi üzerinde bulunan Oyuncakçı Çıkmazı denilen sokakta karşılıklı iki sıralı dükkânlarda yüzyıllarca oyuncak üretilmiş ve satılmış. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’ne göre 1635’te Eyüp Oyuncakçılar Çarşısı’ndaki 100 dükkânda 105 oyuncakçı çalışmaktaymış. Nereden nereye!&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Eyüp oyuncak ustaları sürekli aynı oyuncakları yapıp yenilik getiremedikleri için zaman içinde bütün oyuncak atölyeleri kapanmak zorunda kalmış. Yani oyuncak üreticileri değişen çocuğa ayak uyduramamışlar.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Evliya Çelebi oyuncak kültürünü şöyle anlatıyor: Mahalleye çıkan satıcı, sokak başında düdüğü öttürdü mü sanki sihirli flütmüş gibi çocuklar köşe bucaktan fırlar etrafını alırlarmış. Seyyar oyuncakçının düdük nağmelerine, annelerin yalvarış sesleri karışır muhakkak birkaç para sızdırılıp oyuncakçıya koşulurmuş. Külhanbeyi  bu düdüğü güzel çalar, yeni türkülerini de kıvrak ara nağmelerine boğarmış. ‘Felek bana neler etti’ gibi şarkılar gırla gidermiş. Çocuklar marifet çalanda değil de düdükte imiş gibi ondan muhakkak alır, fakat ilk üfleyişte hayal-i sükûta uğrarlarmış.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Eyüp oyuncakları, mekanik ve statik tasarımlarıyla çocuğun büyüklere dair taklit yeteneğini geliştirmesi, itilen ve çekilen oyuncaklarla ince ve kalın kas gelişimine katkısı, el ve göz kontrol ve koordinasyonunun gelişimini desteklemesi ve ritim duygusunu geliştirmesi gibi özelliklerinden dolayı eğlendirici olmalarının yanında eğitici oyuncaklardan. Zamanımız oyuncaklarıysa, her gün gelişen  teknolojiye, uzay çağına ve tüketici toplumlarının değişen ucube çizgi film kahramanlarına ve bunlardan üretilen korkunç oyuncaklara kalmıştır artık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSMzT1saj3I/AAAAAAAAAJY/_qAXTLBjGKU/s1600/e%2B4.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="134" width="200" src="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSMzT1saj3I/AAAAAAAAAJY/_qAXTLBjGKU/s200/e%2B4.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar, artan betonlaşma ve oyun oynayacak yeşil alanların az oluşu  nedeniyle evlere tıkılmakta, doğadan uzak bir ortamda hırçın ve tatminsiz yetişmekteler artık. Çocuklarına gereksiz ya da eğitici özelliği olmayan oyuncak alarak onları adeta oyalamakta modern anne babalar. Oysa  çocuklara sunulacak açık alanlar ve eğitici oyuncaklara yeterince önem verilmeli, çocuk kendi oyuncağını artık malzemelerle bile olsa kendisi yapabilmeli bence. &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Cam işlemeciliğinin tarihi, uygarlık tarihi kadar eskidir. Burada gördüğüm camdan yapılma eserler de bir harika. Sanata camdan verilen şekiller hayallerin uçsuz bucaksız genişliğinde ilerliyor belki de. Osmanlı’da ise camilerden tutun da ev eşyalarına kadar cam işlemeciliği kullanılmış. Özellikle seçilen figürlerde modern sanata yakın bir masal havası hâkim…&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Eyüp sokakları bana, zaman makinesine binip Osmanlı’nın sokaklarına gelmişim hissini verdi. Burada esnaf da belediye de zaten eski Osmanlı’yı yaşatıyor bir bakıma. Ara sokaklara dağılmış esnafta Hac malzemelerinden, dini kitaplara, aktarlarda satılan şifalı otlara kadar her şeyi bulabiliyorsunuz. Eyüp Sultan hazretlerinin kabrini ziyarete gelen insanlar üzerlerinde biriken manevi havanın da etkisiyle sokak aralarındaki bu dükkânlara doluşuyorlar.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Burada Çinicilik ve seramik sanatını yaşatmak için de bir atölye kurulmuş. Milattan önceye dayanan bu sanat ilk olarak Çin’de çıktığı için Çini ismi oradan geliyor. İlk önce pişmiş topraktan duvar süslemeleri yapılıyormuş, sonradan hazır malzemenin üzerine hazır boyalarla el emeği göz nuru işler yapılıyor. Ama o kadar ince bir iş ki Osmanlı’da eski Çini ustalarını kör bile ediyormuş sonunda. Bugün burada ev hanımları bir hobi olarak sürdürüyorlar bu sanatı. İncelikleri sürdürmek de yine kadınlara düşmüş her zamanki gibi..&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Buradan ayrılmak tekrar büyümeye benziyor dedi, yanımdan geçip giden bir nur yüzlü dede... Güldüm ben de...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-9082531818962579427?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/9082531818962579427/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=9082531818962579427&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/9082531818962579427'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/9082531818962579427'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2011/01/istanbulda-yurumek.html' title='İstanbul&apos;da yürümek'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSMy8eNTNfI/AAAAAAAAAJI/QTfiOb2FZiw/s72-c/e%2B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-4666783949729253040</id><published>2010-08-17T21:40:00.001+03:00</published><updated>2010-08-17T21:40:52.040+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Aslan burcunun özellikleri'/><title type='text'>Aslan Burcunun Özellikleri</title><content type='html'>Esmerliği annesine çeken bir adamım&lt;br /&gt;Elimi tutarsan başın ormanlara değer bu yüzden korkma&lt;br /&gt;Kaçıp gidersin geride bıraktığın aksak hayatını o daha güzel&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir erkeğin eli çocuğuna at sevmeyi öğretirse o çocuk&lt;br /&gt;Uzakları anası bilir yalnızca bunu öğren&lt;br /&gt;Bu yüzden askere giderken âşık olmaktansa &lt;br /&gt;Toprağa bir ağaç dikmek yeğrektir &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ki ağaçların yürüme ihtimali ve&lt;br /&gt;Okuma yazma bilmeden gökyüzüne bakmanın hüneri ne güzeldir&lt;br /&gt;Şairim ya kalbin yaşlanmadığı konusunda bir bildiğim var&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her kibrit bir tasadır yak beni&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-4666783949729253040?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/4666783949729253040/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=4666783949729253040&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/4666783949729253040'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/4666783949729253040'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2010/08/aslan-burcunun-ozellikleri.html' title='Aslan Burcunun Özellikleri'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-3521528642774453409</id><published>2010-01-28T20:36:00.000+02:00</published><updated>2010-01-28T20:43:09.219+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gururlu 1 ceket'/><title type='text'>Gururlu 1 ceket</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/S2Hakvb2ePI/AAAAAAAAAI0/4yMSxlFzMVw/s1600-h/mus.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 128px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/S2Hakvb2ePI/AAAAAAAAAI0/4yMSxlFzMVw/s200/mus.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5431862950328957170" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kibirli 1 ceket alacağım on liraya&lt;br /&gt;Artacak terbiyem&lt;br /&gt;Ellerimden kuşlar gibi havalanan sabah duaları kadar titiz&lt;br /&gt;Babamın kırk yaşına yaraşır 1 ceket&lt;br /&gt;Babalar oğullardan kırk yaşı ödünç alırlar&lt;br /&gt;Oğullar yetişince kırkına, kırk babanın derdine kalırlar&lt;br /&gt;Ölçülü baba ceketleri giyerler çünkü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrulukla yoğrulmuş dudakların rengi hiç kalır&lt;br /&gt;Ayaktakımı giyecek bu ceketi &lt;br /&gt;Ben yaşamaktaki hızımla tutuşturdum ya&lt;br /&gt;Hayatın kara talaşlı berbat yüreğini&lt;br /&gt;Benim de orda atar &lt;br /&gt;Ruhumu köstekleyen bin kuzey rüzgârı&lt;br /&gt;Dumanlı saçlarından uçuş eyleyecek sonra ölüm&lt;br /&gt;Annen suskun annen kötü&lt;br /&gt;Ceketiyle meçhul yaşadı, zehir zıkkım yaşadı&lt;br /&gt;Yıkıldı aşka vecdle, aşkı hissettirmeden aşka&lt;br /&gt;Aşk demeli toplanıp gelmeli&lt;br /&gt;Kendi ciğerlerine öksürmeli&lt;br /&gt;Çağ bulaşığı hastalıkları&lt;br /&gt;Zırnık meteliğe tamah etmeden&lt;br /&gt;Yakmalı kitapları 1 ceket daha almalı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nükteli 1 ceket özenle katlanmış&lt;br /&gt;Tematik 1 ceket kederli&lt;br /&gt;Sessiz, ağır, güleç belki&lt;br /&gt;Düşünsene muhteşem olacak ceket&lt;br /&gt;Tahammül edemezsin 1 kara lerze &lt;br /&gt;Sadece kitaplar sebebiyle sosyalist&lt;br /&gt;Hesapsız, nesepsiz, cebinde Mesnevi 1 ceket&lt;br /&gt;Huzursuz, taranmamış atkuyrukları gibi havalı&lt;br /&gt;Ey annemin çok sevdiği halktan bir kızla evlenmek için&lt;br /&gt;Tanrım 1 ceket, iyi huylu, narin, gösterişli&lt;br /&gt;Bu sabah yalnız Eyüp Camii ile ben&lt;br /&gt;Deliler gibi genciz genç demek için 1 ceket&lt;br /&gt;Ceplerinde yeni şiirlerim, bir sevda mektubu, biraz barut&lt;br /&gt;Çılgın Karadeniz çakıları, bir deste kara tütün &lt;br /&gt;Ufak çay yaprakları da olsun, fotoğraf çektireyim&lt;br /&gt;Kızlar, &lt;br /&gt;Kapıdaki su saatinin altına saklasınlar resmimi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şiiri yazınca sanki gerçek olacak 1 gururlu ceket&lt;br /&gt;Askıya paltosunu asarken ruhunu kendinde unutan herkesler&lt;br /&gt;Ruh kendinde unutulur mu bunu gerçekten şiir yapmalı&lt;br /&gt;Uzun zayıf esmer karaçalı gibi bir mısra yapmalı&lt;br /&gt;Bir tarlanın bile kırk yaşını yalnız anamın parmakları bilir&lt;br /&gt;Gururlu 1 ceket kırk yaşında giyilir&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-3521528642774453409?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/3521528642774453409/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=3521528642774453409&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3521528642774453409'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3521528642774453409'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2010/01/gururlu-1-ceket.html' title='Gururlu 1 ceket'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/S2Hakvb2ePI/AAAAAAAAAI0/4yMSxlFzMVw/s72-c/mus.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-3117890142643116336</id><published>2009-10-08T20:58:00.000+03:00</published><updated>2009-10-08T21:22:48.387+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yirmi Birinci Asra Nefî&apos;nin Yuvarladığı Bakla'/><title type='text'>YİRMİ BİRİNCİ ASRA NEF’Î’NİN YUVARLADIĞI BAKLA</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/Ss4q5Q8MTVI/AAAAAAAAAIA/RK6EmquCNew/s1600-h/dada.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 257px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/Ss4q5Q8MTVI/AAAAAAAAAIA/RK6EmquCNew/s320/dada.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5390292967297404242" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Müteveffa:&lt;/span&gt; Kaç zamandır düşünmüştüm senle şiir hakkında konuşmayı. İşte biliyorsun ha deyince olmuyor. Üstelik şiir hakkında konuşmak için şiirin bizi çıkartması gereken seviyeyi yükseltmemiz gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nef’î:&lt;/span&gt; Şiirin bizi bir yerlere yükselteceğini sanmıyorum. Öyle olsaydı eğer şiir de yükseklerde bir yerlerde olurdu. Sanat yüksek bir meşgale değil ki. Hakikat karşısında çaresiz olmak şöyle dursun, biz, hakikati tanımlarken bile çaresiziz ki hakikatin tanımlanmaya ihtiyacı da yok zaten. İnsan çaresizlik üzre doğuyor dünyaya. Yer küre içindeki her hareketimiz bir çare aramanın meşgalesinde ilerliyor. Bu anlamda şiiri de bir çare olarak göremiyorum ben. Sadece dünyayla kurduğum temasta elimde bulundurduğum bir şey şiir. Temas kurmanın bir şekli, biçimi; toprağı ellemenin türlü şekilleri gibi olancasına gündelik…&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Müteveffa:&lt;/span&gt; Cânbâz, biliyorsun Farsça bir kelime. Canıyla oynayan demek, fedai de diyebilirsin bak. Şiirin böyle bir işlevselliği var, canınla oynuyorsun çünkü. Ben bunu pelikanların yavrularını kendi kanlarıyla beslediklerini öğrendiğimde düşünmüştüm. Şuara suresinde boş vadilerde gezinen şairlere azgın sapıklar uyar denildikten sonra zulme uğradıkları halde zafer kazananların müstesna olduğundan bahsediliyor. Kur’an’dan anladığımıza göre şair, zulme uğrayan biridir. Senin hakikat bahsinde anlattıklarına denk düşüyor biraz. İnsanlar arasında yalnız şairler zulme uğradıklarını söyleyebiliyorlar. Felsefecilerse fısıldıyorlar. Şu geniş omuzlu Eflatun da fısıldayanlardan. Şair olsaydı bağırabilirdi.  &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nef’î:&lt;/span&gt; Doğrusu evet, haklı olduğun bir gerçek. Şiirler ve fikirler yaşayan her şeyi aşıp geçebiliyor. Öyle zamanlar geliyor ki kelimeler de yetmiyor artık. Sözü kalıplardan kurtarmanın bir yolu işte şiir. Kalıplar dedim, ne güzel söyledim. Kalbüd kelimesini bilir misin? Yine Farsça. Kalıp da Arapça. Birbirlerine akraba kelimeler, insanlar gibi değildir kelimelerin akrabalığı. Sınır mınır dinlemezler onlar, daha hürdürler. Sayılarsa bağımlıdır her zaman. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Müteveffa:&lt;/span&gt; Ben de içimden diyordum ki, ne zaman dil bahsine geleceğiz acaba. Senin bu dediklerin şimdikiler için boş laklakadan ibaret. Öz Türkçeyi duydun mu bilmem?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nef’î:&lt;/span&gt; Hayır duymadım. Öyle bir şey varsa benim yazdığım Türkçe üvey mi o zaman?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Müteveffa:&lt;/span&gt; Herhalde birileri için üvey. Hemen kızma ama senin Bayrampaşacılar böyle bir Türkçeyle yazmanın faziletinden dem vuruyorlar bu asırda. Mesela bir romanda yazar “edebiyat öğretmeni” demiyor da Öz Türkçe olsun diye “yazın öğretmeni” diyor. Az daha unutuyordum, hemen homurdanma biliyorum senden sonra uyduruldu bu kelime de, Tanzimatçılar edepten türettiler edebiyatı. Şimdi sana; ekin veya sevi desem boş boş gözlerime bakarsın değil mi? O yüzden demiyorum. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nef’î:&lt;/span&gt; Bir dost olarak içimde olan kralı/sen nasıl bileceksin?/Bakışını altın sarısı yüzüme çevirme/çünkü demir kanatlarım var benim…&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Müteveffa:&lt;/span&gt; Rumî’den şiir okumana ne kadar sevindim bilemezsin. Ben de sana günümüzden bir şeyler okuyacağım. Sakın karşılaştırma yapma,bir doğru yanlış cetveliyle ölçmeni istemiyorum yazılanları: “Giyim./annem baban senin renkli,parlak şeyler giymeni yadırgıyor./ben ama Andy Warhol’a yakışıyor./annem o normal mi./ben peki ben normal miyim.” Efe diye bir şair. Biçime takmışlar biraz,birtakım şekilleri de şiire sokuyorlar. Şekiller bilirsin Dadacılarda da vardır. Apollinaire’in, “Bıçaklanmış güvercin ile fıskiye” diye bir şiiri vardır. O “s” ler,o soru işaretleri ne güzeldir. En azından Kübistlerin bir idealleri vardı. Mallarmè’yi unutmuyorum bu bahiste tabii. İma edilen anlamın aşırılığından dolayı biçimi bir üst akıntı gibi algılamak. Müteâl  (transcendantalist, aşkın) bir şey belki. Şiir yazarken sana da olmuştur ara sıra, sözcüklerin anlamıyla sesi arasındaki uygunluğun keyfî oluşundan dolayı bazı dizeler düş kırıklığına yol açar. Mallarmè düzyazıya yakınlaşırken bile onun en yavan haline ulaşmak istiyordu bu yüzden. Sesler arasındaki rastlantısallığı azaltmak istedikçe bitimsiz dizeler kurduğunu görüyor ve biçime de bulaşıyordu sürekli. Bir zar atımı asla ortadan kaldırmayacak rastlantıyı. Sen de sesin dünyayla teması konusunu boşlamadın. Senden sonra Akif de ve Fikret de boşlamadılar. Şimdikiler için ses o kadar önemli bile değil. Bir yavanlık var belki ama Fransız’ın ki gibi değil. Ne dersin?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nef’î:&lt;/span&gt; Tûti-i mu’cize gûyem, ne desem lâf değil… &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Müteveffa:&lt;/span&gt; İş bununla da bitmiyor tabii. Türk şiirinin aslî sesinden vazgeçmeye çalışanların ortaya serdikleri şiir fazlasıyla yapay. Günümüzde yazılan şiirde mısra da kalmadı. Bir sürü şair var ama bir tek mısraları bile yok; şu şair de şu mısraın mübdii diyemiyoruz ne yazık. Milletin darda olduğu zamanlarda her zaman ilk iş şairlere düşmüştür. “Fikirde ve Sanatta Hareket” olmazsa, siyasette de hareket ve bereket kalmıyor. Ortama kene gibi yapışmış şairler sadece ihtiyaçlara cevap veriyorlar. İstekleri olmadığı için milletin duası olabilecek sözler de çıkaramıyorlar. Anlayacağın senden sonra işler çok değişti. Rekabet, ferdiyetçilik ve maddi müşevvikler liberal kapitalizm içinde, senden iki asır sonra görünmeye başladıktan sonra şu insan dediğimiz şeyin farklılaştırılması çalışması hızlandı şairim. Senin ölümünün ardından, on sekizinci asırda doğan Hegel,1806’da Fransız orduları Prusya’yı Jena savaşında yenilgiye uğratınca, Napoleon’u at sırtında Jena’ya giderken gördü. Aklî olan gerçektir ve gerçek olan aklîdir. Hegel’in ünlü sözü. Sonra ne mi oldu? Patlama anlatıyorum işte. Senin anladığın akıldan bahsetmiyor Hegel, batılı ferdin aklı neredeyse onunla oluşmuştur, bir de kartezyen var ama neyse biz konumuza dönelim. Kapitalizm başlangıçta işte Batılı ferdin haklarını devlet gücü karşısında teyit etmekle gelişti. Bak buradaki devlet de senin Murat’ının asla murad etmeyeceği bir devlet. Bütün bunların çerçevesinde iş hayatı doğdu, modern akıl gayri şahsî büyük bürokratik yapılar oluşturdu. Bu yapıların karşısında fert kendini kayıp ve çaresiz hissediyordu azizim. Dolayısıyla her insan tekine asgarî maddî kazanç, gıda, giyecek ve sağlıklı konutlar verildi. Yükselmekte olan mevcut kaynaklar bilimsel bilgiyle temin ediliyordu. Yirminci yüzyıla gelindiğinde demokrasi âlemşümul oy hakkı edindi. Ve sonra ne mi oldu? Parayı elinde bulunduranlar ticaret burjuvazisi yoluyla sanatı da desteklediler. Ve Keynes diye bir adam yirmi üç yaşında girdiği mülkiye memurluğu sınavını ikincilikle kazandı. Birincilikle kazanabilirdi, fakat en kötü notu iktisattan almıştı. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nef’î:&lt;/span&gt; Ehl-i dildir deyemem sînesi sâfolmayana/Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Müteveffa:&lt;/span&gt; Şiirle cevap vermene çok seviniyorum. Ehl-i dil olan sensin benimse dilim saf değil. Evet benim gönlüm bir kitapçı dükkanı gibi. Ben kitapların bendegânıyım. Bundan dolayıdır ki sözüm eğri de olur doğru da; doğuruya ve yanılışa açığım ben. Üstümden esip geçer yedi düvelin rüzgârları, gık diyemem. İsmail’in dediği gibi, rüzgâra kılıç çekenlerin masalı benimkisi. “ölümü hüzünle geçmişlerdi, ateşe tapardılar./Kent eşiklerindeydi, ağlayışını duydular/Kestiler, biçtiler, dikmediler ve gitmediler/iğnelerine iplik geçirip beklediler/”. “Gerçek mermiler kullanıyor hayat gerçekten sıkı” mı demiş Furkan şair. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nef’î:&lt;/span&gt; Hedeften tekrar namluya dönmek gibi tehlikeli bir iş yaptım ben, şiir yazdım. Bir meselem vardı. Üstünde çiy taneleri dolu bir sümbüle benzeyen ve inciler saçan kalem elimizde ya, varsın, murat kadehi elimizde olmasın…&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Müteveffa:&lt;/span&gt; Seni böyle dertlendireceğimi bilseydim konuşmayı hiç buralara getirmezdim azizim; ama işte sen de şiiri ilk sokağa çıkaranlardansın. Geldiğimiz yerden bakınca artık şiirin siyasî bir karakter taşıdığını görüyoruz. Anti komformist de diyebilir miyiz ya da şiirin en önemli yanı sayılara düşman olması mı?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nef’î:&lt;/span&gt; Tarım, Filistin’de İÖ yaklaşık 6000 yılına doğru ortaya çıkıyor. Beslenme gereksinimi, erzakların bir sonraki yılın ürünleri yetişene kadar sayılması ve saklanması işini zorunlu kılıyor ve uygarlık muhasebe ve noterlik üzerine kuruluyor. Tarihçiler, yazının doğuşunu ekonomik gereksinimlere bağlamaktadırlar. Biliyorsun ilk alfabe Fenike alfabesidir, sadece ünsüzlerden oluşur(ünsüzler yokken şiir yazmak ne zahmetli olurdu),daha sonra gelecek olan birçok alfabenin temelidir üstelik. İbranî, Nebatî, Arap, Brahmi alfabeleri ve Yunan alfabesi sonra da Etrüsk, Latin, Kiril alfabeleri. Şiirin tüm bunları dışta tutan yanı önce sözde vücut bulmasıdır. Homeros yazmayı bilmezdi, kördü. Âdemoğlu’nun ilk destanları da halk tarafından ezberlenip yine halkın hafızasında yaşamıştır. Şiir öteden beri ya destansı kişiliklere yaslanır ya da büsbütün şairin kendisi destansı bir kişilik edinir. Senin de bildiğin gibi daha sonra papirüs rulolarından(rotulus, volumen) kâğıt defterlere(codex) geçiliyor ardından da ta Strasboug’lu Gutenberg’e kadar süreç işliyor. Şairin bu sürece yönlendirici olarak katıldığı anlar çok azdır. Sayılar üzerine doğan uygarlığa düşman olmuştur şair. Benim zamanımdan da önce yaşamış, batılı inkılâpçılar “şehir hürriyet verir” derlerdi. Çünkü orta çağda kasabalara kaçanlar kölelik bağlarını kırıyorlardı İtalya’da. Aynı İtalyanlar banka ve kredi metotlarını ve tekniklerini keşfettiler ve bankacılık ve maliyetçilikte kullanılan İtalyanca tabirler günümüze kadar geçerliğini korudu. Dante yeni işadamı sınıfından, sonradan görme zenginlerden nefret ederdi. Yeni toplum bayağı ve kabaydı. Kendisi de zaten rahip olmadığı halde eğitim görmüş ilk orta çağlıydı. Ve Dante şöyle der: “Benim için dünya ülkemdir, tıpkı balık için deniz gibi”. Biz Batı’nın kıyısında alternatif bir edebiyat ve müzik yarattık. Şimdikiler o kültürü Akdeniz havzasının ucube tarafı gibi görüyorlar. “Biz hazân ü hâr kaydinden berî bülbülleriz/Sîne-i pürdâğımızdır bâğımız gülzârımız”.      &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Müteveffa:&lt;/span&gt; Belki abes kaçacak ama bir Batılı şöyle diyor: “Büyük kentlerde yaşayan insanların karşılıklı ilişkilerinin belirleyici özelliği, gözün etkinliğinin kulağın etkinliği karşısında hissedilir bir ağırlık taşımasıdır. Bunun temel nedeni, toplu taşıma araçlarıdır. Ondokuzuncu Yüzyılda otobüslerin, trenlerin ve tramvayların yerleşmesinden önce, insanlar birbirleriyle hiç konuşmaksızın dakikalar, hatta saatler boyu birbirlerine bakmak durumunda kalmamışlardı.” Georg Simmel, Mélanges de philosophie rélativiste, Paris 1912. “Başkasıyla karşılaşmanın en iyi tarzı onun gözlerinin rengini bile fark etmemektir.”, Emmanuel Levinas.                &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nef’î:&lt;/span&gt; Alıntılarınla nereye varmak istediğini az buçuk anlayabiliyorum sanırım. Az önce Homeros’tan söz etmiştim değil mi? Odysseus’u hatırlarsın, onun, başka dünya gereksinimi yoktu. İnsanoğlu sonradan kabına sığmamışsa, kötülüklerin çoğalmasına sebep olmuştur. Başka denizlerin düşü, öteki dünyaların talanına, medenî olanların acımasızlığına yol açmıştır. Medenî olmak, medeniyetin elinde olmak acısız olmaktır; her acının başka bir acıyla geçiştirilmesi sonucunda âdem torunu kaderini değiştirebileceği zannına kapılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Müteveffa:&lt;/span&gt; Haklısın şair. Hem artık “kader” bile “şans” diye tanımlanıyor. Ve evet, yaşam yaşayanı sever. Chateaubriand ne demiş, ne demiş Chateaubriand: “Müphem olan şeyin gerçek şişkinliği”. Senden sonra gelmiş bir şairden, Şeyh Galip’ten bir beyit okuyayım sana: “Gencînen olsam vîrân edersin/Âyînen olsam hayân edersin”. Gencînen, biliyorsun hazine demek. Ne müthiş değil mi? Aynan olsam, bana baksan, sen kendine âşık olmak yerine, yine beni kendine hayran edersin. Hazinen olsam dağıtırsın tarûmar edersin. Modern zihnin asla anlayamayacağı dizeler. Bu iş böyle Cenap Şahabettin’e kadar gidiyor. Şahabettin’den sonra Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’de lirik bir damara yaslanıyor. Haşim Bağdat’dan Beyatlı’da Üsküp’ten gelirler. Modern şiir gurbetten doğmuştur tezi için önemli bir nokta; ama muharririn anlamadığı bir şey var, o vakitlerde oralar gurbet değildi. Her biri bir Türk iliydi. Daha sonra Türklerin İstanbul’unda Tevfik Fikret, Mehmet Akif ve devamında Nâzım Hikmet’le şiirimizdeki ethos karakteri aslî sesine çıkarma yaptı. Pathosta deyim kullanımı nerdeyse yoktur ama Ethos geleneği deyimler kurmayı sever, tahkiyeye dayanır, bunu sen de severdin şairim. Ve Nâzım Hikmet Batum’da İzvestiya adlı bir gazetede gördüğü Mayakovsy’nin bir şiirinin biçimine kapılarak, üstelik Rusça da bilmiyordur daha, ilk modern şiiri yazar: Açların Gözbebekleri.     &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nef’î:&lt;/span&gt; Ben artık yoruldum. Vakt irişti, irileşti ahîr zamanı dünya ovasının. Senden öğrendiğim şu garip dizeleri yine sana emanet ediyorum, hoşça bak zatına: “adımızı sorarız birine, o bize adını söyler”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-3117890142643116336?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/3117890142643116336/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=3117890142643116336&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3117890142643116336'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3117890142643116336'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2009/10/yirmi-birinci-asra-nefinin-yuvarladigi.html' title='YİRMİ BİRİNCİ ASRA NEF’Î’NİN YUVARLADIĞI BAKLA'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/Ss4q5Q8MTVI/AAAAAAAAAIA/RK6EmquCNew/s72-c/dada.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-8088940357860637500</id><published>2009-09-13T21:58:00.001+03:00</published><updated>2009-09-13T22:02:58.619+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yeni eleştirmen'/><title type='text'>İntikat, tenkit, ‘is there anybody’(yeni eleştirmen)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/Sq1Biv8RClI/AAAAAAAAAH4/HIo9bn_jk8k/s1600-h/briandettmer2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 254px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/Sq1Biv8RClI/AAAAAAAAAH4/HIo9bn_jk8k/s320/briandettmer2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381029195018209874" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;   On beş yıldır şiir yazıyorum, şiirin yanı sıra başka türlerde de ürün verdim, veriyorum. Kuşağımda yazan şairler üzerine yazılar yazdığım gibi geçmiş şairlerin de kimi eserleri üzerine kritikler üretmeye çalıştım. Bu yazdıklarım için ‘okuma notlarım’ demeyi uygun gördüm hep. Eleştiri denilerek anılmasını, o gözle bakılmasını istemediğimdendir, yazdığım yazıların acemilik tarafı ağır bassın istedim. &lt;br /&gt;   Şiir yazarken, yazdıklarımı yayımlarken, üstüme biriken ağırlığı azaltmaya uğraştım. Bir şiiri yayımlamak bana zahmetli gelmiştir öteden beri. Yazdıklarımı okuyan okurun kendim gibi olamayacağını biliyorum çünkü. Her okur kendine ayrı sapaklar seçiyor. Kimi bir şairde yıllarca konaklıyor, kimi bir şairi hepten siliyor aklından, fırlatıp bir kenara atıyor, kimi de okudukları üzerine yazmak istiyor. Bakın ben ne herzeler keşfettim diyor okuruna, bundan senin haberin var mı? Okur da kanıyor sanki bak diyor herif neler keşfetmiş o şairde. Günümüzde yayımlanan dergilerin büyük bir kısmı bu tip yazıları yazan kalem erbabını önemsiyor. Öyle ya o sadece kalem erbabı da değil, eleştirdiği şairi yerin dibine batırmış biri. Okur denilen canlı da metni okumaktan haz duyuyor, karşılıklı bir cenaze kaldırılıyor, niye, çünkü yeni eleştirmenimiz mal bulmuş bir mağribidir artık. Bize elindeki metni okumanın başka yollarını sunmaz yeni eleştirmen kendindeki en basit tarife yaltaklanmamızı ister. Yeni eleştirmen denilen canlı, dergi köşelerine kıstırılmıştır, önceleri birkaç dergide iyi kötü şiirler de yayımlamıştır. Başarılı olamayacağını görünce şöyle bir bakınmıştır etrafına, bir adam ayağa mı kalkmış, atağa mı geçmiş, tamamdır, mağribi için yeni mallar yağmalanmayı beklemektedir artık. Yeni eleştirmenin bir başka türü de daha toydur, genceciktir. Dergi sayfalarında yer arar kendine. Yanına gittiği editör, elindeki raporu gösterir ona, editörümüzün tuttuğu raporda kırmızı kalemle üstü çizili şairler vardır. Editörümüz bu şairleri ezberletir ona. Genceciksin, şu şaire dadanırsan sana ekmek çıkar der ona. Toy gence bir iki eleştiri kitabı okumasını salık verir. Bazı önemli şiir tartışmalarını anlatır. Sonra sıvar gömleğinin kolunu, sırtına şaplağı yapıştırıp yeni eleştirmeni, salar kurtlar ovasına. Bu sıska yazarımız var gücüyle saldırır, yazarken bir görseniz onu, aman aman, o ne kapristir, o ne kendini beğenmişliktir öyle. Sanırsınız Ataç oturmuş da yazı yazmaktadır, sanırsınız Hüseyin Cöntürk karşınızdadır, karşımızda olan ise aslında tam bir şapka tavşan illüzyonu gibidir ama bir farkla; şapkanın içinden çıkan ter ü taze bembeyaz bir tavşan yavrucağı değildir, kir pasak içinde kullanıla kullanıla eskimiş bir paçavradır. Yeni eleştirmen tutar giyer paçavrayı, bir bohem sakalı bırakır, saçlarını yazının yayımlandığı gün bir başka türlü tarar. Perçemine şiirden kafiyeler düşürür, hiç yazamadığı şiirlerden… Akşam oturur defalarca okur yazısını, bir kumandandır o, nice denizler fethetmiş bir Barbaros kumandandır artık. Oysa suyuna düştüğü akvaryumda yüzen küçük Japon balıkçıklarına benzer dıştan bakılınca, komiktir de üstelik parmaklarınızla cama tıklarsınız, tık tık, ne sevinir anlatamam, çünkü onunla bir ilgilenen çıkmıştır sonunda. En nihayetinde amacına ulaşmıştır. Ne mutlu yeni eleştirmene…&lt;br /&gt;   Şimdi soruyorsunuzdur içinizde, acaba metinde anlatılan, yeni, genç eleştirmen kimdir. Fazla düşünmeye, aramaya gerek yok, okuyanın çok çok yakınında bir yerlerde, belki de harflerin arasına sinmiş küçük kurtçuklar denli metnin içinde. Yazma eser kurtlandığında eskiler dermiş: Ya kebîkeç… Şimdi dergilerde kurtlandı; ama günümüzde ya kebîkeç gibi bir nida yok, ne var pekiyi…?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-8088940357860637500?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/8088940357860637500/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=8088940357860637500&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/8088940357860637500'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/8088940357860637500'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2009/09/intikat-tenkit-is-there-anybodyyeni.html' title='İntikat, tenkit, ‘is there anybody’(yeni eleştirmen)'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/Sq1Biv8RClI/AAAAAAAAAH4/HIo9bn_jk8k/s72-c/briandettmer2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-8327250247941892401</id><published>2009-09-13T19:19:00.000+03:00</published><updated>2009-09-13T19:23:36.517+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Nietszsche&apos;den Aforizmalar'/><title type='text'>Nietszsche'den Aforizmalar</title><content type='html'>"Kendimiz hakkında çok konuşmak, kendini gizlemenin bir yolu da olabilir"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Övgü, yargıdan çok daha can sıkıcıdır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sonunda insan arzularını sever arzuladıklarını değil" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bana yalan söylemiş olman değil, sana artık inanmamam sarsıyor beni"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sert insanlarda içtenlik utanç verecek bir şeydir ve değerli bir şey"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yakınımızda olan komşumuz değildir, yakınımızdaki komşumuzdur diye düşünür her ulus"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Delilik tek tek insanlarda pek seyrektir, ama gruplarda, partilerde, çağlarda, halk arasında kural olarak bulunur"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İnsan en çok erdemleri yüzünden cezalandırılır"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İntikamda ve aşkta kadın erkekten daha barbardır"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Friedrich Nietszsche, Beyond Good And Evil&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-8327250247941892401?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/8327250247941892401/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=8327250247941892401&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/8327250247941892401'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/8327250247941892401'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2009/09/nietszscheden-aforizmalar.html' title='Nietszsche&apos;den Aforizmalar'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-3602042928875629085</id><published>2009-09-13T19:12:00.000+03:00</published><updated>2009-09-13T23:19:45.600+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Unutulmaz film replikleri'/><title type='text'>Unutulmaz Film Replikleri</title><content type='html'>"Tanrıyı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset"&lt;br /&gt;amores perros&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sahip oldukların sonunda sana sahip olucak"&lt;br /&gt;fight club&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Artık insanlara bir şeyler söylemek için omuzlarına dokunmak yetmiyor, bir balyoz gerekiyor"&lt;br /&gt;se7en&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Şeytanın yaptığı en büyük kötülük tüm dünyayı yaşamadığına inandırmaktır"&lt;br /&gt;usual suspects&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu yaşam nerdeyse hiç gerçekleşmicekti"&lt;br /&gt;25th hour&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Herkes bir gün ölür ama herkes gerçekten yaşayamaz" &lt;br /&gt;braveheart&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-3602042928875629085?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/3602042928875629085/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=3602042928875629085&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3602042928875629085'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3602042928875629085'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2009/09/unutulmaz-film-replikleri.html' title='Unutulmaz Film Replikleri'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-2391034069499778323</id><published>2009-03-22T16:28:00.000+02:00</published><updated>2011-01-07T21:02:44.649+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dibek Dövücüsünün Hınk Deyicisi'/><title type='text'>DİBEK DÖVÜCÜSÜNÜN HINK DEYİCİSİ</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/ScZLU8vWL9I/AAAAAAAAAGw/QoZRe9hb_T8/s1600-h/%C3%BCsk%C3%BCdar.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 226px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/ScZLU8vWL9I/AAAAAAAAAGw/QoZRe9hb_T8/s320/%C3%BCsk%C3%BCdar.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316019233431629778" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1&lt;br /&gt;Biz seninle sevgili Türkiye, Üsküdar’la Beşiktaş arasında geçişmekle meşhuruz &lt;br /&gt;Biz ölmedik daha, bu ölümümüz o en büyük ölüm için bir hazırlıktı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2&lt;br /&gt;Gecelerin durgunlaştığı, ev kiralarının birden arttığı&lt;br /&gt;devletin bile ansızın üzüldüğü zamanlar&lt;br /&gt;Yasa koyucular ve kaldırım ustaları arasında kurduğum gülünç ilişki&lt;br /&gt;Niyeyse yaklaştırıyor beni insanların yaşamına&lt;br /&gt;Dünyanın şaşaalı çöküşü hakkında bir konuşmaya hazırlanıyoruz&lt;br /&gt;İşte süklüm püklüm laflar ettiğim yaşlarda &lt;br /&gt;Sokakları camiler ve babaların işten dönüşü şekillendirirdi&lt;br /&gt;Çünkü her eve dönüşte ayakkaplarının altını yıkardı babam&lt;br /&gt;Gündelik ilişkilerin tozunu silip atardı kapımızdan&lt;br /&gt;Sadece bir kapımız vardı bizim hayata açılan&lt;br /&gt;Bir de körebe, asimetrik yalanlar öğreten komşu kızları&lt;br /&gt;Şu deyyus Mozart ve günlerden Pazar&lt;br /&gt;Öğretmedi bana&lt;br /&gt;Cuma çarşılara aptessiz inilmez&lt;br /&gt;Bir besmele kapsar bir besmeleyle içimin hünerlerini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İri iri bahçelerde şimdi o kışın işi, kovgun bir elmayı saklamak&lt;br /&gt;Kendi kalbimi yokluğun bir mührü gibi taşımak, yani insan olmanın alışkanlığı&lt;br /&gt;Dövülürken, kovalanırken kuzeyin şehirlerinde durmadan&lt;br /&gt;Yanlış bir eylüle uyanmanın bedelini, kahrına can feda seraplarla ödedim&lt;br /&gt;Gitmelerin envai türlüsüne elhamra çekmiştim &lt;br /&gt;İsraf edilmiş aşklardan dönmelerin yezitliğini de belledim &lt;br /&gt;Ak atının toynaklarında rugan çizmeleriyle &lt;br /&gt;dedem ve hürriyet gülümserdi bana&lt;br /&gt;Bu zamanda alâimi sema gibiydi ayrılıklar da&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl senelerdi onlar ki &lt;br /&gt;İyicil ve tanrısal bir düzen altında yaşamak telâşesi &lt;br /&gt;Vazife icabı yaşayan babamın acayip kararlarını tetiklerdi&lt;br /&gt;Muzip göğüs çarpıntılarının sütbeyazı gökleri gelir bulurdu beni&lt;br /&gt;Tombul tavırlarıyla babam &lt;br /&gt;Koyu yeşil bir örtüyü kaldırır gibi &lt;br /&gt;Çirkin kışların akıl almaz şaşkınlığını &lt;br /&gt;Görülmemiş bekâr kalmaların yazıyla değiştirirdi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3&lt;br /&gt;Ben şimdi aşka ve beyaza yetmek için ağzımı açıyorum ya böyle,&lt;br /&gt;Onlar şiir sanıyor&lt;br /&gt;Bakın hele dâhiyane bir konuşma olmayacak bu, ben size bunu yapmam&lt;br /&gt;Ne quantum fiziğini bilirim ne de ren geyiği gibi &lt;br /&gt;                             sıçrayıp aydan bir parça koparabilirim&lt;br /&gt;Ağaçlara tutunurum işte dönerken dünya &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğe uygun bir saçmalık bulmalıyım artık&lt;br /&gt;Ellerimi bu cılgaya dizerek&lt;br /&gt;Ey benim zefîr dudaklarım ne laflar ettiniz böyle&lt;br /&gt;Evet biliyorum kendi içine büzülen bir saygısızlık şu şairlik&lt;br /&gt;Dibek dövmek gibi, göz eğik, kaş çatık&lt;br /&gt;Vay ki ben hınk desem bile&lt;br /&gt;Kimse kimsenin kimsesi olmuyor yazık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel arkadaşım, çok kırgınız şimdi&lt;br /&gt;Hiç bilmediğimiz bir dilde susalım daha iyi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-2391034069499778323?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/2391034069499778323/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=2391034069499778323&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/2391034069499778323'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/2391034069499778323'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2009/03/dibek-dovucusunun-hink-deyicisi.html' title='DİBEK DÖVÜCÜSÜNÜN HINK DEYİCİSİ'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/ScZLU8vWL9I/AAAAAAAAAGw/QoZRe9hb_T8/s72-c/%C3%BCsk%C3%BCdar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-3311841402095070949</id><published>2008-05-14T15:48:00.001+03:00</published><updated>2008-12-12T08:22:52.770+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kerasuslular'/><title type='text'>KERASUSLULAR</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/SCrgFxKcsNI/AAAAAAAAADw/2n-HfzcTu_w/s1600-h/049.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/SCrgFxKcsNI/AAAAAAAAADw/2n-HfzcTu_w/s400/049.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5200215109453787346" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur yağdı ve biz buna sevindik.&lt;br /&gt;   Koşarak pencere pervazının gerisine vardım. Denize baktım öylece,bir mucize bekliyordum. Sular tam ortasından kırılıp bir çöküntüye dolsun istedim. Yıllardır bizi kendine baktıran bu kara denizden nedense öç almak istiyordum. Giderek gemiler batmalı,adalar yıkılmalı;o muzip deniz canlıları ölmeli ve deniz diplerinin boşluğunda gezinen esrar yerle bir olmalıydı;ta ki magmaya ulaşıp,o kavurucu sıcaklıkta kendi kötü kaderinin başına ne menem belalar açtığını anlayabilsin,ama yok anlamazdı bu kahpe leb-i derya. Onun yüreği taştandı taştan. Gözleri mil çekilmiş bir sahtekar,kafası bin yılana otağ medusa. Elleri lanetten lime lime olmuş,alnı belaları çağırmaktan kabarmış,göğüsleri çelimsiz,kasıkları kısır kalmış bu deniz;bu aldanışımızın ilk adı,bu sözleri kudurgan,kelimeleri iğneli beşiklerle acıtan,gam savuran,dert salan,kadınları kocasız,oğulları babasız kılan şu kara su, büyük demir kazanlarda kaynatılıp buharlaşsaydı daha iyiydi. &lt;br /&gt;   Yağmur yağdı ve biz buna sevindik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Hacer halam en kıvrak bir türkü tutturdu,başındaki belalar def olsun diye Kumyalı’nın büyücüleri muska döktüler. Üçlere,yedilere,kırklara haber salındı ki Yakup’u bulalar.Papaz’ın kahvesinde ağır adamlar domino oynadı Yakup için,hurdaya çıkmış takaların çevresine çaşıtlar bağladı yaşlı kadınlar,aşeren gebelerin ayaklarına sürtülmüş toprağı döktüler denize,kırkı çıkmamış yetimlere pilav yedirildi, Kerasus’un delilerine yeni giysiler verdiler Yakup adına,onların isteğinin gerçekleşeceğini söylediler,sonra bir iyi susuldu. Yedi düvelin denizcileri on gün çıkmadılar balığa,albatros kuşlarını gözlediler ağ örerek,ola ki bir haber çıkar da Yakup’un nerde olduğunu bulurlar diye…Yakup sırroldu bir zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Yakup’u çocukluğumdan beri bilirdim. Mucizeler Alaattin’i gibi bir adamdı. Darda olanın yanına koşardı hep. Kışsa balığa çıkar,yazsa ağ onarır,deniz kuşlarıyla birlik olup gizemli masallara kürek çekerdi. Adaya çıkmanın tehlikeli ve yasak olduğu zamanlarda Yakup adaya çıkar,üç gün üç gece gelmezdi. Derlerdi ki vaktiyle adalı bir kız sevmiş,kız daha on yedisinde bir ebru çiçek ki sormayın. Saçları uzun ki o kadar olur. Büyücü Rum kadının kızı. Yakup bir deniz seferinden dönüşünde balıkları indirirken görür o amansız kumralı,bir bakış yeter aşk için der ya eskiler,aynen öyle;Yakup’a da olur. O zamanlar Çatlakaltı derler bir yalı varmış,denizciler sefer öncesi oraya toplanır,türkü söyler,meşk ederlermiş. Bir gece Rum güzelini zorla kaçırıp getirmişler Çatlakaltına,almışlar ortaya:kız onca erkeğin ortasında korkak,dans etmiş zorla. Yakup durur mu,piştovu almış koşmuş yalıya. Hepsini vurmuş o gece. Recinin Katibi derler eski Rumlardandır,tutuklamış zindana attırmış Yakup’u. Cezasını çekip zindandan çıkınca Yakup,korkulan bir adama dönüşmüş. Kızsa Recinin Katibiyle Yunan ellerine kaçmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Baharın başlangıcını da nereden bilirsin diye sorsalar,bir şey demez,susardım uzun uzun. Söylemezdim kimseye. Sanki o işveli mevsimle benim aramda gizli bir anlaşma varmış gibi,eski bir sırrı epey zamandır içimde taşıyormuşum gibi hissederdim. Benim anlaşmam fındık dallarıyla yapılmış beyhude bir sözleşmedir. Fındık bahara doğru sarı bir çiçeğe durur önce. Bu sarıyı tarifin imkanı yoktur aslında. Bilinen sarılardan az biraz farklıdır sanki. Çiçek açışın ertesinde fındık ağacı yeşilini yitirir biraz. Soluklaşır sanki. Toprakta başlayan ırgalanma ağacın dallarına ulaşır. Gök yüzde yüz kere gürler. Artık sonsuz yağmurlar mevsiminin alt kenarına yerleşmenin vaktidir. Allah’la teması bizden daha sıcak olan yağmur,bin bir rahmeti,bereketiyle ağacın dallarını yıkar incelikle. Ağaç sadece sarı bir çiçeğe durmakla kalmaz,hemen gövdesinin yanında yeni ışgınlar yetişir,toprak sevinçlidir,köklerden dallara süre duran yolculuk sarı çiçeğe verilmiş bir hediye gibi çotanağa durur. Üçlü beşli çotanaklar aralarında sertleşen fındığın acısını içlerinde duyarlar biraz. Çotanak büyüdükçe üst yanında geometrik şekiller oluşur. Gökle yapılmış gizli bir imge gösterisidir bu. Çotanağın içinde göğe bakarak büyüttüğü hayal artık fındığa dönüşür. Işgınlar daha bir büyürler,ağacın gövdesine yakın bir noktada kendi ergenliklerini yaşarlar. Işgınlar toprakla öylesine işveleşmişlerdir ki,aşk merdivenleri önce ışgınlara sonra da fındığa ulaşmak için müthiş bir mimari örneği göstererek yeni basamaklar eklerler kollarına. Aşk merdivenlerinin arasında dikenler de vardır. Yalnız sert değillerdir bunlar. Bu aşk serüvenine nazire gibi batıcı yanlarıyla orada karşımıza çıkarlar. Tıpkı bahar gibi onlar da doğuludur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Hacer halamı anlıyorum. Yakup’un yitişi onda baş edilmez bir keder oluşturdu. Kadınlar yaşlandıkça başkalarının acılarına ortak olmak istiyorlar. Kendi acıları git gide anlamsızlaşıyor. Acı aslında yalnız yaşanan bir şey,sevinçse paylaşıldıkça gürleşiyor. Hacer hala ne sevincini paylaşır insanla ne de acısını. Fakat Yakup’un kaybolması başka. Yakup kumyalının insanları için bir ümitti,bir çıkıştı belki de. Belki de içlerinde yaşayan kahraman imajını herkes biraz da Yakup’ a yüklemişti. Söylentilere kulak verecek olsak delirmeyi bırakın şaşkınlıktan konuşamaz,duyamaz da olurduk. Sözümona Yakup Hacer halamdan yaşlıymış,oysa görseniz gencecikti. Kışın yalıda yatar,soğukmuş,karmış boranmış dinlemezdi. Kaybolmadan önce herkes onu öyle bir içselleştirmişti ki mucizevi yanları gündelik bir hadiseye dönüşmüştü. Böyledir işte,her giden gözümüzde büyür biraz. Kalmak katlanmaktır demiş eskiler. Gitmekte erkeksi bir yan var. Bütün kahramanlık hikayelerinde vardır bu,ilk önce yola çıkış sonra kayboluş ardından sırroluş ve yuvaya dönüş. Gitmekte bir kalmakta mı gerçekten. Hacer hala böyle derdi eskiden. Yakup Hacer haladaki anlamların yerini oynattı gibi. Nerdeyse kaybolmasıyla onun hayatına müdahale etti. Gidişe de alışılır. Hacer’in inat bir yanı var. İbrahim eniştem Kore savaşına gitmiş ve bir daha dönmemiş. Aradan yıllar geçtikten sonra bile Hacer hala hep döneceğini düşünürdü İbrahim eniştenin. Öldüğü fikrine alışamadı hiç. Yakup’un mucizevi yaşamı gizliden gizliye Hacer halaya bu ümidi bağışlıyordu. &lt;br /&gt;   Benimle Yakup’un hayatında bir benzerlik var. Kuşkusuz benim mucizevi bir serüvenim olmadı. En azından şimdiye dek. Annem erkenden ölmüş. Babam kayıplara karışmış. Ben de Hacer halaya kalmışım. Yakup’sa Hacer halanın babasının kuzeni. Yani dedemin. Ne ki zamanla Hacer hala,ki Yakup onun çocukluğunu bilir,Yakup’un kardeşine dönüşmüş. Zaten Yakup’un elde avuçta kalan tek akrabası Hacer halaymış. Yalıda yaşadığı barakaya Hacer halam yemek yapıp götürürdü sürekli,yanına yaklaşabilen nadir insanlardandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Kumyalı’da bir gürültüdür gidiyor. Papazın kahvesinde ağır adamlar konuşuyorlar aralarında. Oyun oynayanlar bile esrik bakışlarını Kumyalı’yı gören camlı masanın üzerine çevirmişler. Kör Bahtiyar çay yapmayı unutmuş,şaşkın,bakakalmış,endişeli bir portre gibi nerdeyse. Gözlerde bir seğirme,kulaklarda şaşkın titreşimler. Hacer halayla Papazın kahvesine girdiğimde ben de o şaşkınlar topluluğuna katıldım. Şaşkınlığın sebebi,İbrahim enişte olduğunu iddia eden yaşlı bir adamın kahveye girmesiydi,oturup herkesi tanımasıydı;konuşup onu tanıyamayan kahve ahalisini hayretlere düşürmesiydi. Hacer halamda hiçbir hareket gözlenmiyor. İnanmıyor çünkü karşısındakinin İbrahim olduğuna,yaşlı adam ısrarcı,üstelik Hacer hala ve kendisiyle ilgili başkasının bilmesine imkan ve ihtimal olmayan bir sürü sırrı söylese de halamdan çıt çıkmıyor. Onun ölümüne öylesine alışmış ki,ölümün verdiği yokluk,handiyse Hacer halada bir safraya dönüşmüş. Eve dönüyoruz,Hacer hala ağlamaklı. Hiç konuşmuyor benimle. Fotoğraflarının arasına dağıtmış kendini;hafızasına unuttuğu yüzlerin fotoğrafını hatırlatmaya çabalıyor. Gözler görüyor,eller dokunuyor nesne görünüye;ama akıl itaat etmiyor bir türlü. Fotoğraflara bakınca yaşlı adamın İbrahim enişte olduğunu anlıyorum hemencecik,fakat halam inanmamakta ısrarcı,o inanmıyor diye kumyalının ağır adamları da inanmıyorlar. Beynimin kuzeyli kıvrımlarını ağrıtıyor bu düşünce,papazın kahvesine koşuyorum bütün gücümle,bir idamı sonlandırmak ister gibiyim,yüzüm batmaya yakın duran bir takanın gürlevik sancısını  kuşandı kuşanacak. Kahveye girdiğimde domino,batak oynayan ağır adamlardan başka kimse görmüyorum. İbrahim enişte gitmiş. Kör Bahtiyara soruyorum,gitti,lafı ürkütüyor beni. Nereye diye soramıyorum,benim için “nere” yok ki. Kumyalının sınırlarının dışına çıkmam yasak çünkü. Bu yasağı bile bile koşuyorum,yalının bittiği yerden ötesine bakıyorum. Onca zamandır beni korkutan o çatık kaşlı Kerasus yarımadası,gözlerime öyle bir görünüyor ki,ha deyip atlıyorum sınırı. Ağır adamlar papazın kahvesinde domino taşlarını kırıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Ben,eksik adamın tekiyim. Adamın tekiyim eksiğim,ben. Doğmuşum,tamammış;büyümüşüm olmamış. Konuşmuşum konuşmasına ya,o da yarım. Kulağıma ilk kez “deli” lafı çalındığında büyüdüğümü anlamıştım. Bana “saf” dediklerinde,general kış gibi kumyalının kapılarında bağırmıştım. Şimdi anlıyorum. Aslında neyi anladığımdan çok beni saf eden derdin ne olduğunu anlıyorum. Şimdilik söyleyemem,Hacer hala yasakladı çünkü,bir söylersem…!Sus…&lt;br /&gt;    Yaşamı,resimli hayat ansiklopedisinin sayfalarından tanırım. Yaşamı,şu korka korka sevdiğimiz,zorla alıştığımız;alıştığımız anda nefret ettiğimiz yaşamı. Daha diyeceğim çok ama,bir söylersem…!Sus…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Gogorada denizi mavileyen güzel kadınlar arasındayım. Bu üç kadının işi süresiz denize bakmak. Biz Kerasuslular denizin mavisini, bu üç mavi gözlü kadından aldığına inanırız. Okuduğuma göre bunlar söylentiymiş,yalanmış. Olsun ben görüyorum ya,kimseye laf düşmez artık. Gogora’nın arka yanı kilise,önü deniz,ortası üç mavileyen kadınla yapılmış. Kadınların yanına oturup,onlara önce Yakup’u sonra da İbrahim enişteyi soruyorum. Sessizler. Sessizliğin sözü yok bende,kelimelerim oldukça sesli,beni bile ürkütüyor bu. Taştan heykellerin yanında sabırla denizi izliyorum. Beni bir bulan çıkar diye bekliyorum sanki. Kaybolmaktan duyduğum endişenin korkuya dönüştüğü bir zaman dilimindeyim. Denizi mavileyen kadınları bırakıp kaleye doğru bir yolculuğa çıkıyorum. Ayaklarımın küçük olması hızımı düşürüyor,üstelik adımlarım diğer insanlarınki gibi de değil,düpedüz aksayarak yürüyorum. Kale benim için bir bilinmeyenler dünyası. Yıllarca Hacer halamdan dinlediğime göre orada üç başlı ejderhalar,insan yiyen garip canavarlar yaşıyormuş. Çocukluğumda niyeyse o kadar korkmama rağmen bütün bu anlatılanları garip bir tebessümle dinlerdim,gerçek olduğuna inanmazdım hiç,ama kalenin gerçek üstü yaratıklarla dolu olması ve benim bu sebepten oraya hiç götürülmüyor oluşum,aradaki yalanı dengelerdi. Ben de bir yalandım çünkü herkes gibi,biraz kendime,biraz da başkalarına söylenmiş bir yalandım. &lt;br /&gt;   Kaybolduğumun farkına vardığımda kaleye varmak üzereydim. Kale,Kerasus’u bir geyik boynuzu gibi yukardan şekillendirir. Şehre uzaktan baktığınızda denizi böldüğünü hissedersiniz sanki. Ben hep uzaktan baktım çünkü;oysa şimdi kaleye varmıştım bile. Çocukluğumdan gelen korku,kalbime bir sıcaklık halinde doluşsa da kaleye girecektim. Önce mükemmel uzunlukta ağaçlar karşılıyor beni. Dalları insanı kucaklayacak kadar yakınlar yere. Gövdeleri upuzun. Yeri bir battaniye gibi örten yapraklar arasında ilerliyorum. Kimse yok,ne iyi. Üzerimde değişik bir his kol geziyor,tanımlayamıyorum. Kale tam da hayal ettiğim gibi. Herhangi bir tepenin üzerine kurulmuş yıkıntılardan oluşuyor. Çoğu da yıkık sur kalıntıları. Yorulana kadar dolaşıyorum. Yorulduğumda,uykum giderek ağır bastığında bir kavak ağacı buluyorum kendime. Bu ağacın dibinde serin ikindi uykuları geziniyor. Minicik rüya canlıları,yeşil kâkülleri uzun kulaklarına üşüşmüş cüce canlılar. Birini yakalayıp ellerime sevdiriyorum. Uyuyorum. Uyuduğuma inanıyorum. Ellerim de uyuyor,yüzümdeki yaşam kabarcıkları da uykudalar. Ben uyuyunca tüm kale de uyumaya başlıyor. Ağaçlar da,çimlerin arasında gezinen narin böcekler de uyuyor,sanıyorum ki tüm alem uykuda,oh olsun!&lt;br /&gt;   Uyandığımda birazcık korkuyorum. Vakit akşama erişmiş bile. Buraya kadar nasıl geldiğimi bile hatırlayamayacak kadar iyi uyumuşum. Önümdeki mağarayla irkiliyorum. İçimde bir ses oraya saklanmam gerektiğini söylüyor bana. Nedendir bilmem ama o sesi dinleyip mağaraya giriyorum. Mağara nem kokuyor. Bir şeyler çekiyor beni,durduramıyorum. Elimle duvarlara tutunmaya çalıştıkça daha da hızlanıyor,arada sesler de var,fısıltı gibi derinden gelen sesler. Sesler arttıkça kulağımda hissettiğim sızı derin bir ağrıya dönüşüyor. Kollarımı çekiştiriyor bir bilinmez şey. Aklımdan sürekli Hacer hala geçiyor,onun toprağa benzeyen yüzü. Ne bir şey görüyorum artık ne de bir ses duyuyorum. Bir boşluk ki balon gibi. Düşüyorum. İndirilmişim meğer,indirildiğim yerde bir kimse de yok,yalnız deniz deniz deniz…..&lt;br /&gt;   Dalgalar su ölülerinin saçları gibidir derdi Hacer halam. Kendimi birden bir kumsalın ortasında buluyorum. Kumyalıya hiç benzemiyor bura. Neredeyim bilmiyorum ve bu kaybolmuşluk hissinden derin bir sevinç duyuyorum. Buraya nasıl düştüğümü şimdi anlatamıyorum işte. Çünkü gerçekten bilmiyorum. Yavaşça arkama dönüyorum. Kerasus’tan uzakta bir yerdeyim. Uzaktan uzağa evler seçiliyor ilkten. Yürüyorum. Şehre yaklaştıkça şu başımdan eksilmeyen korku daha da artıyor. Evet Kerasustayım ama  bu Kerasus başka bir Kerasus. Evleri o kadar eski ki,tıpkı Hacer halanın gençlik resimlerinde gördüğüm yapılara benziyor burası. Çok geçmeden anlıyorum;anlatırlardı,kalede bir fındık mağarası varmış ve ucu ta adaya kadar uzanırmış ve o mağaraya bir giren bir daha çıkamazmış. Böyle kaybolan bir sürü insan olduğunu söylerdi Hacer halam. Demek ki bu mağara bir geçit. Kaybolanlar,yalnız kaybolmakla kalmıyorlar aynı zamanda eski ve farklı bir Kerasus’un içine de düşüyorlarmış. Hacı Hüseyin Camiini tanıyorum. Umutlanıyorum birden. Minareler yere yakın olsalar,bir akrabammış gibi kollarına atılacaktım. Camiinin içinden çıkan imama koşuyorum. Konuşuyoruz. Herkes benle konuşur. Acınan bir görüntüm var benim. İnsanlar içlerinde besledikleri acının vücut bulmuş haliyle sohbet etmekten hoşlanırlar,bazen de acıyarak bakarlar bana. İmam da onlardan biri. Sohbet ilerledikçe mütareke yıllarına düştüğümü anlıyorum. Birden aklımda bir ışık beliriyor. Eğer anlatılanlar doğruysa,Yakup’u bulmam an meselesidir. İmamı bırakıp koşar adım Kumyalıya ilerliyorum. Eski Kerasus’ta benle birlikte koşuyor,yancağızımdan güzel atlar geçiyor,denizin mavi kokusuyla serkeş hepsi,insanlar,yüzleri incinmiş insanlar. Bana bakıyorlar. Aksayan bacaklarımla koşuşum,koşuşa ayak uyduruşum. Kumyalı uzakta belirmeye başladıkça yüzüme,baharı karşılayan denizin gürlevik neşesi ekleniyor. Yalı aynı. Sadece kayıklar,takalar değişik. Olsun. Papazın kayığını tanıyorum. Daha doğrusu dedesininkini. Birden Yakup. Uzakta,ağ örüyor. Yavaşça yaklaşıyorum yancağızına. Birden Yakup,dalgalı saçları,uzun burnu,zeytunî gözleriyle şu bizim Yakup. Hey Miço diye bağırıyorum. Yüzüne biriken şaşkınlıkla beni kollarına alıyor. Öyle bir sarıyor ki beni tüm korkularım,midyelerin üzerinden kalkan is gibi kayboluyor. Birden aklım ada fırtınası gibi sallanıyor;aman Allahım ve  aman Kerasus. Yakup beni nasıl tanıyabilir ki. Bu yıllarda ben doğmamıştım ki,annem babamla daha tanışmamıştı bile,çünkü annem çocuk babam çocuk,Hacer halam bile daha genç kız olmalı. Yakup gülüyor. Hey miço,diyorum tekrar. Anlat bana. Dinliyorum. Öyle bir irkiliyorum ki,aklımda gerçeklere dair beslediğim her şey uçuşup kaçışıyor benden. Meğer Yakup’ta o geçitten geçmiş seneler önce,meğer bu kadar uzun yaşamasının sebebi bu imiş,meğer yine eskiye dönmüş,zamanın arkasına saklanmış. Zamanın arkasına saklanılabilirmiş meğer. Ya İbrahim enişte,Ya Ying ya Yang!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-3311841402095070949?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/3311841402095070949/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=3311841402095070949&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3311841402095070949'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/3311841402095070949'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2008/05/yamur-yad-ve-biz-buna-sevindik.html' title='KERASUSLULAR'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/SCrgFxKcsNI/AAAAAAAAADw/2n-HfzcTu_w/s72-c/049.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-1345649097852015082</id><published>2007-10-07T15:26:00.000+03:00</published><updated>2009-09-23T19:02:08.730+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ece Ayhan Şiiri Üzerine'/><title type='text'>Kınar Hanımın Denizleri'nden Bakışsız Bir Kedi Kara'ya Ece Ayhan Şiiri</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/RwjRX1vn3yI/AAAAAAAAADc/3mIC1HjXGl0/s1600-h/images3.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/RwjRX1vn3yI/AAAAAAAAADc/3mIC1HjXGl0/s400/images3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5118571184000589602" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/RwjRLlvn3xI/AAAAAAAAADU/KVArtv5rXSc/s1600-h/images2.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/RwjRLlvn3xI/AAAAAAAAADU/KVArtv5rXSc/s400/images2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5118570973547192082" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/RwjRClvn3wI/AAAAAAAAADM/7fWyv8UBZw4/s1600-h/images.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/RwjRClvn3wI/AAAAAAAAADM/7fWyv8UBZw4/s400/images.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5118570818928369410" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Chateaubriand'ın "şiir seçme ve gizleme sanatıdır" deyişi Ece Ayhan şiirini tanımlamada kullanabileceğimiz bir içerik taşıyor.Bu "seçme ve gizleme" şairinin ilk iki kitabı Kınar Hanımın Denizleri ve Bakışsız Bir Kedi Kara üzerine duracağız bu yazımızda.Çünkü bir şairi anlamada/anlamlandırmada,bizlere sunduğu ilk yapıtları fazlasıyla önem taşır.Ayrıca şairi okumada bir giriş özelliği de barındırır. Hemen baştan belirteyim,ki Ece Ayhan üzerine yazmak epey zor bir iş.Çünkü Ece,ileride de değineceğimiz gibi bir takım argo söyleyişlerden yararlanıyor ve bu söyleyişlerle yabancısı olduğumuz bir kesimin tiplerini,müziklerini ve ağızlarını barındırıyor.Dolayısıyla onun hakkında yapacağımız daha şimdiden eksik bu okuma çalışması,bir şu kadar yıllık Ece ve onun hakkında yazılanlar odağında kalıyor.Oysa tam manasıyla bu kitapların seyrini anlamak için o bahsedilen kesimin içinde yaşamak gerekmektedir.Bense bir Fellini olmadığım için işim başımdan aşkın demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   I.Kınar Hanım ve Ötekiler: Kınar Hanımın Denizleri(1959)Ece Ayhan'ın ilk şiir kitabı.Yirmi yedi şiirin olduğu bu kitap,bizi,Ece'nin geçmiş diye ortaya attığı eski Pera çevresiyle yüzleştiriyor.Hüküm verici mısralar ve -mişli geçmiş zaman çerçevesinde anıların üzünçlü yörüngesinde seyre çıkıyoruz.Ece Ayhan'ın belleğinden ve bizim belleğimizden ortak yürütülen kazı çalışması,yer yer lirik söylemlerle de görünüre çıkıyor.Tasarımlanarak kurulmuş yapay ve ölü bir evren bu.Handiyse an'a denk düşürülmeye çalışılan bu tasarlanmış görüntüler,nedense bir yerinden kopuyor.Okurun ulaşamaması için bile bile yapıldığını kullanılan dilden anlıyoruz. "intihar karası bir faytonun göğe ağışı atlarıyla birlikte" Daha önce bahsettiğim üzünç odaklı görüntülerin en iyi gözlenebildiği şiir,kuşkusuz "fayton" şiiridir."sa- hibinin sesi gramofonlarda çalınan "iğnenin altındaki kapkara plağı,bir kadının bedeniyle birleştirmeye uğraşıp,"aşk","ölüm","yalnızlık" evrelerinden melankoliye ve en nihayetinde intihara vardırışı.Bu şiirin altındaki lirik söylemle beslenen bir gerçekte var tabii:Çankaya’dan dışlanan Atatürk'ün sevgilisi Fikriye Hanıma ablam diyor bu şiirinde.Daha kitabın ilk şiiriyle oluşan başkaldırısının bağlandığı "ayak takımı"'nın durumu onu çok çok rahatsız etmektedir.Ancak bu rahatsızlığı açık açık ortaya vurmasına vakit vardır daha. Yeni oluşmaya başlayan bu başkaldırısında,birçok eleştirmenin dediği gibi Ayhan,muhalif bir dil kurmamıştır.İçinde yaşadığı argo toplumunun ve azınlıkların(İngilizlerin,Fransızların,Çingenelerin)dilleri,onu böylesine bir söyleyişe sürüklemiştir.Çünkü bırakılan insanların dilidir bu.Kapanmış Tanzimat dönemi tiyatrolarının,Peranın,Ermeni Tarihinin,Yahudilerin dilidir. Ve Enis Batur'un dediği gibi "azınlıklara dayandığı ölçüde piçleşecektir dil".Hal ve gidişi sıfır olan bu kitlenin bütün hayatı da girer bu kitaba;oyunları,dansları,aykırı cinsel istekleri ve en önemlisi de Ece Ayhan'ı ilerde epey yoracak olan sürgünlükleri...Bu dile yaklaşmak içinse özel bir argo sözlüğüne ihtiyaç vardır sanki:Remil,manil,novotni,lala,serkldoryan,akarino,domro,lavta,panola,tar,ipeka,selluka... Bırakılmışların öteki tarihine bürünen isimler,handiyse bir masal kahramanı olarak çıkar karşımıza.Örneğin "kanlı nigar" şiirindeki Nigar,neden "kanlı"dır. goygoycular(bir anlama göre pezevenk yardımcıları)denilen dilenciler neden Nigar'ı düşünmektedirler.işte bu unsurlar şairin gücüne gitmektedir."Kanlı" kelimesi hepimizin de düşündüğü gibi dilimizde ,genelde adam öldüren kişilerin isimlerine takılmış bir önaddır.Dolayısıyla Nigar,dilencilerin düşündüğü,daha çok onların hayallerini süsleyen,çevresindekileri öldüren ama ölmeyen bir şeydir."Ölmeyen" sıfatını ancak Tanrı alabilir ya da masallardaki gerçeküstü kişiler,ve Tanrı ismini en çok dilenciler kullandığına göre,"Kanlı Nigar" bütünüyle masal kahramanını imlemek üzere yapılmış bir söyleyiştir.Ve şair Nigar'ı Pera’da düşünmek istemektedir.Azınlığın,bırakılmışlığın mekanı; çoğunluğa göre ötekinin,etiğe göre etiksizliğin mekanı Pera'da...Fransızca "hermetique" sözcüğünün anlamlarından yola çıkarsak,yukarıdaki çözümlemenin zorluğunu anlamış oluruz:Sıkı,sımsıkı;anlaşılmaz,kapalı.Ece Ayhan’ın şiirleri dışında düzyazılarını,konuşmalarını okursanız,ideolojisini hiç belli etmediğini;haklı haksız her resmi düzene karşı koyduğu anlarsınız.İşte bu karşı koyuşu yaparken de,canlı ve resmi dil yerine ölü dili kullanması ve gerçek yerine ,özellikle bu kitapta masalsı öğelere sığınmasını anlayabilirsiniz umarım.Olsun, ben yine de sizden kuşkuluyum.Çünkü sıkı eleştirmenimiz Memet Fuat bile Ece Ayhan'ın halk çocuklarından yana olduğunu sanıyor.Oysa Ece'deki kişiler;Muhlis Sabahattinler,Neyyire Hanımlar,Leblebici Horhorlar,A.Petrolar,Saffet Nezihi Şenerler,Maria Pilarlar,Kantocu Peruzlar,Kanlı Nigarlar,Denizkızı Eftelyalar,Küçük Harfli Musalar,Macar Cambazlar,Kınar Hanımlardır.Ve bu isimler ölüdürler ve en fazla masallaşabilirler. Kınar Hanımın Denizlerinde bir başka dikkati çeken tarafta,o yıllarda yeni yeni gelişen para toplumuna yapılan eleştiridir.Ancak bu eleştirel mısralar,az sonra değineceğimiz "su" imgesine ve eşcinsellik izleğine göre biraz hafif kalır.isminden belli olacağı gibi "Kambiyo" şiirindeki:"istemiyorum biliyorsun/geceleri kapkara düşünceli şapkasız/birdenbire sokaklar arasında rastlanmış bir kambiyo/sterlinle dolarla lirayla biliyorsun istemiyorum" mısraları en belirgin çıkmalardır. Tüm bunların yanı sıra,Kınar Hanımın Denizlerinde ve sonra değineceğimiz diğer kitaplarında,gidip dönüp uğranılan izlek ise eşcinselliktir.Bu kavram Kınar Hanımın Denizlerinde;yer yer diğer kitaplarında da öne çıkan "su" imgesiyle belirginleşmektedir.Örneğin Kınar Hanımın Denizlerinden alıntıladığımız aşağıdaki mısralarda bu imgenin yoğunluğu göze çarpacaktır: 1.şimdi dipsiz kuyulara su olan kınar hanım(K.H.Denizleri) 2.ilgisizdim artık denizle menizle(Cambazlar çadırı) 3.babasını bir göl olarak hatırlıyor avuçlarında kuzeyden yosun balıklı bir göl(okarina) 4.gün doğuyorken ırmakta(Okarina) 5.ve çarşambaları gidip ırmakta boğulurlarmış(Ölü bütün) Freud Dostoyevski ile ilgili yaptığı saptamada şunları söylüyor:Güçlü ve doğuştan bir ikicinslilik eğilimi taşıyan ve sert babasına bağlı olmaya karşı bütün gücüyle kendini savunabilen bir kimse.Sözü geçen ikicinslilik özelliği,ruhsal yapısıyla ilintilidir(...)Çocukluk yıllarında görülen ölüm benzeri nöbetler,böylece egonun gerçekleştirdiği baba ile özdeşleşmeler ve süper egonun önayak olduğu cezalandırmalar olarak görülebilir.Babanın yerine geçebilmek için onu öldürmek istedin işte şimdi sen babansın,ama ölü bir baba "Psikanaliz açısından edebiyatta,Freud'un bu söyledikleri,Enis Batur'un da üzerinde Tahta Troya da epey konakladığı bu konuyu Ece Ayhan için geçerli kılabilir.Buradan hareketle anneye gelirsek;anne yaşam suyunun karşılığıdır.Suysa her ikisine dönüşebilen bir doğurganlık özelliği taşır.Ece Ayhan'ın bütün kitaplarındaki "babasızlık" dolayımında ortaya çıkan ve ezilmişliğin,cinsel bastırılmışlığın yan kültürlerinden biri olan eşcinsellik de,su ile bu babda yoğun benzerlikler taşır,Ece Ayhan için: Devlet ve Tabiat'ta:"Bismillah tu hafız post/insanoğlu babasızdır" açık seçikliğine gelirken gizlendiği satıh, su imgesidir. Şimdi üstlü altlı alıntılayacağım(biri Ece Ayhan’ın kınar hanımın denizlerindeki okarina şiiri;diğeri Ezra Pound'un Canto'larının 13.bölümünün İlhan Berk/Yurdanur Salman Çevirisi)mısralarda da,metinler arası okuma açısından bize yardımcı olabilecek;belki etkileşim, belki ortak söyleyiş benzeşmeleri: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"babasını bir göl olarak hatırlıyor avuçlarında kuzeydan yosun balıklı bir göl"     Ece Ayhan &lt;br /&gt;"'Hah işte,iyi söyledin evlat. 'Baba diyorsun bana,ama baban değilim. &lt;br /&gt; Senin baban değilim,hayır, 'Baban falan değilim senin,ananım'demiş. &lt;br /&gt;'Baban İspanyalı zengin bir tüccardı" Ezra Pound&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;   Ece Ayhan'ın "su" dolayımındaki imgeleri sadece psikanaliz yollu bir eşcinselliğe de varmıyor tabii.Su da hayat bulduğu gibi onda boğuluyor da.Bir nevi:Peki nasıl oldu da hatırladı denizde boğulduğunu derken de, gizlenmekten bıkıp ortaya çıkma rolünü de su'yla oynayacağını biliyor.Suda boğulacağını anlayan bir kimse,ölmekten kurtulmak adına,suyun içinde ine-çıka da olsa "imdat" nidasıyla bağırır;"kurtarın beni" der.Ece Ayhan'ın da su imgesiyle olan içli dışlı beraberliği,imdat nidasını yükseltmektir bir bakıma.Ama her zaman istediği olmaz:"koyulaşır ve bir denizin di- binde ağlarken" Bütün bu karışık/karmaşık;gizli ve sıkı göndermelerin yanı sıra,Ece Ayhan,başkaldırısını açık-seçik mısralarla da yapar."Uzak Hala" şiirinde: "sen uzak hala neyyire hanım yoksa cumhuriyette de uyuyamıyor musun " Deniz Kızı Eftelya’da da: "denizkızı eftelya cumhuriyetde ağaçlara benzer öldü" (...) "neden ibrahimin,ismailin,ishakın anaları gibi halklar olmak istemişti cumhuriyette üç ayla salılara" Tasvir ettiği,tanımladığı,anlattığı toplumun kaybedişi cumhuriyete bağlanmıştır.Cumhuriyetin ilk günlerinde azınlıklara uygulanan yoğun baskı(varlık vergisi gibi)bu şiirlerde ortaya çıkıyor.Diğer şiirlerin aksine açık seçik yapılan bu söyleyişler,ileride kurulacak diğer kitapların izleğini belirlemekle beraber,iki ayrı izleğinde haberini veriyor."fayton,kınar hanımın denizleri,kanlı nigar.. vd"gibi şiirlerle gidilecek masalsı mitolojik-lanetçi anlatım;"denizkızı eftelya,neyyire hanım..vd"gibi şiirlerle de gidilecek gerçekçi anlatım. Birisi Bakışsız Bir Kedi Kara,Ortodoksluklar;ikincisi Devlet ve Tabiat,Zambaklı padişah'a yol açacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-1345649097852015082?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/1345649097852015082/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=1345649097852015082&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/1345649097852015082'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/1345649097852015082'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2007/10/asi-bir-isa.html' title='Kınar Hanımın Denizleri&apos;nden Bakışsız Bir Kedi Kara&apos;ya Ece Ayhan Şiiri'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/RwjRX1vn3yI/AAAAAAAAADc/3mIC1HjXGl0/s72-c/images3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-2327777295935721927</id><published>2007-08-17T16:50:00.000+03:00</published><updated>2008-12-12T08:22:53.561+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sokak Hali'/><title type='text'>SOKAK HALİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/RsWsYhJcluI/AAAAAAAAADE/pTzMLFoc-kc/s1600-h/images.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/RsWsYhJcluI/AAAAAAAAADE/pTzMLFoc-kc/s400/images.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5099671690281785058" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesintili kesintisiz birbirinin ardından gelen  ev  öbeklerinin oluşturduğu birimlerdir sokaklar. Kent kendi boşluğunu sokaklarda saklar. ‘Sokağa çıkalım’ ya da ‘Sokağa inelim’ dememizi evler sağlar bize.  Evin  heybeti ve imgesi sokağa içkindir. Sokağın yaşamak eylemi allak bulaktır. Konuşkan bir kapı önü çiçeği,masum bir kirli su,göğü bağırtısıyla kapayan bir eskici,sokağın sunduğu yaşamak yasasını maddeler halinde önümüze serer. Kentler anlamı,sokaklar imgeyi gösterir. Sanıldığı gibi sokaklar kentin çevresine kurulmaz. Kent,sokağın imgelerine kapılarak yavaş yavaş kurar kendisini. Kent insanı aydınlığa çıkarmak  için konuşan  sokaklara uzanır,bunun sonucu olarak kendi anlamını yitirir. Av ve avcı arasındaki ilişkiye benzer tıpkı:Avı bulan avcı,avı bulduran izi unutmuştur. Demek ki sokaklar kentlerin sesli izleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her sokağın kendi mitologyası vardır.  Kurulu dünyadan  çok yarattığı  dünyada süredurur geometrisini. Sokak kurulmaz  ki kendi  kendine oluşur.   Ne düzmece pencereler gibi göz boyayan dizgeleri vardır onun ne de algıya sığan kımıltılarıyla evler gibi eşsiz bir dikkatin hünerini saklar. Kenti taşıyan sokak,kentin yayılma alanı olan sokaktır. Hem vardır:varlıkçadır;hem yoktur:yokluğa da ihtiyacı yoktur. Sokak dediğin daha ‘s’ sine varmadan ‘deli’ devinimlerle dibi olmayan diplerde dal dal dallanır. Püfür püfür bir armağan olarak gelir bize. Tez bitmez,daim sürer. Sen beni ille de yazma diye zorlarsın. O yüzden hep derim:Herkes kendi sokağına.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-2327777295935721927?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/2327777295935721927/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=2327777295935721927&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/2327777295935721927'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/2327777295935721927'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2007/08/sokak-hali.html' title='SOKAK HALİ'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/RsWsYhJcluI/AAAAAAAAADE/pTzMLFoc-kc/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-8628739369341849610</id><published>2007-07-30T16:41:00.000+03:00</published><updated>2008-12-12T08:22:53.781+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bir Türkü Kendin Yakar'/><title type='text'>BİR TÜRKÜ KENDİN YAKAR</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/Rq3sM5dsz7I/AAAAAAAAAB0/YJQ6HfK8IoA/s1600-h/images.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5092986459953876914" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/Rq3sM5dsz7I/AAAAAAAAAB0/YJQ6HfK8IoA/s320/images.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bu duyduğum onun yüzüydü&lt;br /&gt;Bu yaralardan duyduğum avuntumdu benim&lt;br /&gt;Dört kutu vermidon tükettim onunçün,çatılara falan çıktım bağırdım&lt;br /&gt;Kara sağrılı yüzümle şehre göreydim,bir karşıtlığım yoktu&lt;br /&gt;Yakın arkadaşlarım sevdiler beni onlar için ateş yaktım&lt;br /&gt;Döl bıraktım,ürkek meydanlara kaçtım öyle güzeldim&lt;br /&gt;Sakallarımı da sevdiler sevmek bir biçimdi&lt;br /&gt;Hikayelere girip çıkmışlığım vardı ne gam&lt;br /&gt;İş hanlarında yaşamdan artırdığım kanaviçe&lt;br /&gt;Neden ansıyorum şimdi seni&lt;br /&gt;Neden durmadan bıyıklarım ve kaygılarım uzuyor&lt;br /&gt;Neden benim dinlendiren kötü olamaz bir yanım var&lt;br /&gt;Gebeler arıtıyor sözlerimi,kadınlar gecenin bir yarısında&lt;br /&gt;erkekliğe alışıyor iyi mi&lt;br /&gt;Bana yakışan bir çiçek olmalıydı buralarda&lt;br /&gt;İnandığım ya da kanıtlayamadığım şeyler olmalıydı&lt;br /&gt;Uzayda hayat,ısınmış rakılar,geleceği yazan bir sahtekarın&lt;br /&gt;küçük burjuva ahlakına yaraşır ceketi gibi&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Gömleğimi nereye assam&lt;br /&gt;Bir asılmışın acısı da siniyor yakalarıma&lt;br /&gt;Denizi düşünüyorum,dağlardan arınıyorsun niye gelirken&lt;br /&gt;Küçük ırmakları sürüklemiyorsun peşinden,köpükleri işlemiyorsun yüzüne&lt;br /&gt;Kucağında bir ormanın çocukluğuyla çıkmıyorsun karşıma&lt;br /&gt;Dört ucundan kavrayıp ellerimi&lt;br /&gt;Darmadağın çayırların yeşilini katmıyorsun demlediğin çaya&lt;br /&gt;İncirin kış günü neşesini kapıp gelmiyorsun ne yapmalı&lt;br /&gt;Zifire boyamalı duvarları&lt;br /&gt;Koltuk takımlarını değiştirmeli aslında,halıları yıkamalı&lt;br /&gt;Aynalardan bakmalı sana,saçlarına üflediğim akşam gibi olmalısın&lt;br /&gt;Suskun ve loş yani bayat bir yanın olmalı biliyor musun&lt;br /&gt;Gerekirse ağlarız,annemizi düşünürüz,iki paket sigara içeriz bak&lt;br /&gt;Başı darda dostlara ve arap kadınlara şarkılar yakarız&lt;br /&gt;Sen Baez’den bir balada hazırlanan parmakların kadarsın&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Gemiler battı,tespih dağıldı,zımba gibi kaldık uyduruk yazlarda&lt;br /&gt;Kardeşimin Latince öğrenemediği dil kursları,bando mızıka ekipleri&lt;br /&gt;Ey duyun beni,büyün kurtuluşu bağırdım en sahisinden&lt;br /&gt;Bütün kurtuluşu bağırdım&lt;br /&gt;Vivaldi olmak için astım olmaya gerek yok&lt;br /&gt;Ama astımdan kurtulmak için vivaldi olabilirdim&lt;br /&gt;Saçlarım çılgınca uzayınca,sandallar boyanınca&lt;br /&gt;Hiçbir şey eski açıklığında olmayacak biliyorum&lt;br /&gt;Olmazı olmaz yapan rengi yaşıyor oluşumuzun&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bir gün geri dönmek altmışıncı yaşımla&lt;br /&gt;Asmalar budanınca,elbiseciler tükenince,taksitler bitince&lt;br /&gt;Ev sahibi olunca yani,dağlara hazırlanan küskün keşişlerce&lt;br /&gt;Dönmek geri hiç çıkmamacasına&lt;br /&gt;Vazgeçmediğim anlaşılır mı bir zaman sanmam&lt;br /&gt;Pikniğe gideriz oralara buralara&lt;br /&gt;Çalışkan adamların bilmecesine alışırız&lt;br /&gt;Aşk evlilikleri yaparız belki de çocuklarımız olmuştur&lt;br /&gt;Birden kapıları açarız mehdiyi bekleriz&lt;br /&gt;Elimiz değmez ama uçurtmalar sabahı temizler zaten&lt;br /&gt;Yanmış konser biletimiz,kahverengi şehir haritalarında&lt;br /&gt;Ekmek tutan ellersiz,cezayirlersiz ağlamalarımızda&lt;br /&gt;Ben tükendim,birden adam oldum,birden annem yeni doğdu daha&lt;br /&gt;Birden sevmeyin beni,içten değilim,matematikte yanlış yapabilirim&lt;br /&gt;Solgun bir her kimse olarak geldimse de buraya bilirim&lt;br /&gt;Bu gövdeler kımıldanınca bir tabut acıkır hep ölüm olmaya&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bir saat her yerde aynı anlaşılır&lt;br /&gt;Bir ölüme bütün dillerde aynı ağlanır bilirsiniz&lt;br /&gt;Ya da bilmezsiniz ya da ağır konuştum&lt;br /&gt;Ya da evvelden hazırım bu Karadeniz tavrına&lt;br /&gt;Bu esmelere gürlemelere bu yer yataklarına&lt;br /&gt;Adam gibi konuşmadım kapı kilitlerini kırdım n’olcak&lt;br /&gt;Sana gecikince ölüm kısalmadı n’olcak&lt;br /&gt;Yine çoğunluk kazandı,yine güzel hemşireler çirkin doktorlarla evlendi&lt;br /&gt;Yine adım sordular,yine bir durağın yerini değiştirdiler&lt;br /&gt;Yine ağzımda senin adın,bir ülke değerinde,bir dağımız var mıydı&lt;br /&gt;Ağrıya,Everest’e,Evrene göre ya da az daha ufak&lt;br /&gt;Ama nerde bizde o bilgelik,o keskin eda&lt;br /&gt;Kalsa kalsa bir türkü&lt;br /&gt;Kendi gidip ahbapları kalan yar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-8628739369341849610?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/8628739369341849610/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=8628739369341849610&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/8628739369341849610'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/8628739369341849610'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2007/07/bir-trk-kendin-yakar.html' title='BİR TÜRKÜ KENDİN YAKAR'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/Rq3sM5dsz7I/AAAAAAAAAB0/YJQ6HfK8IoA/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4200833059935226221.post-2480715192633086679</id><published>2007-07-13T18:23:00.000+03:00</published><updated>2011-01-07T21:05:32.008+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dumanın İçinden'/><title type='text'>Dumanın İçinden</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/Rped1HVVzAI/AAAAAAAAABU/EAwy-6dlLnU/s1600-h/pinokyo.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/Rped1HVVzAI/AAAAAAAAABU/EAwy-6dlLnU/s1600-h/pinokyo.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/Rped1HVVzAI/AAAAAAAAABU/EAwy-6dlLnU/s1600-h/pinokyo.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/Rped1HVVzAI/AAAAAAAAABU/EAwy-6dlLnU/s1600-h/pinokyo.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5086707839965449218" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 284px; CURSOR: hand; HEIGHT: 117px" height="117" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/Rped1HVVzAI/AAAAAAAAABU/EAwy-6dlLnU/s200/pinokyo.jpg" width="608" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/Rped1HVVzAI/AAAAAAAAABU/EAwy-6dlLnU/s1600-h/pinokyo.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/Rped1HVVzAI/AAAAAAAAABU/EAwy-6dlLnU/s1600-h/pinokyo.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşların ve kıyımların berisinde, seçim afişlerinin, açlıkların, broşürlerin ve insanın başına heyula gibi çöken tarih dramının ortasında biraz daha insan kalmaya çabalayarak düşünüyorum aslında: Bizden bir şeyler yitiyor sürekli, eksiliyoruz gün be gün. Sıraya geçin diyorlar geçiyoruz, biri daha öldü, artık bu cenazeyi kaldırmak sırası sizdedir diyorlar... Ölülerimiz sayılamayacak kadar çoğaldı, dirilere bir diyeceğimiz de kalmadı nihayetinde. Çürüdük ve madem niye bizi sokakların belleğinden silmiyorlar; alkış tutmuyoruz ve neden onuncu köyün şakşakçısı ensemizden inmiyor.&lt;br /&gt;Hikâyeler uyduruyoruz, şiir yazıyoruz kuvvet şurubu diye. Akşam eve giderken koltuğumuz arasına sıkıştırdığımız somun ekmek, güzel bir kokumuz olsun diye süründüğümüz parfüm, yani insan olmaya dair tükettiğimiz ne kadar nesne varsa, somurtkan bir yüz ifadesi bırakıyor bizde.&lt;br /&gt;Akıl hastahanesine kaldırılan Van Gogh, gemiden atılan Yunus, ağaçların damarından doğan şu Gepetto ustanın fırlama Pinokyo'su ve artık kimsenin hatırlamadığı Esrar Dede...&lt;br /&gt;Yine benim sıram geldi üzgünüm, biletim yanacak, yüzüm koyulaşacak... Bir şiirle bir deste mermi arasında tereddütte kaldım yine, n'olcak...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4200833059935226221-2480715192633086679?l=mustafaakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafaakar.blogspot.com/feeds/2480715192633086679/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4200833059935226221&amp;postID=2480715192633086679&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/2480715192633086679'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4200833059935226221/posts/default/2480715192633086679'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafaakar.blogspot.com/2007/07/dumann-iinden.html' title='Dumanın İçinden'/><author><name>mustafa akar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04380370614296845642</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/TSdwKmhlZUI/AAAAAAAAAL8/BTqlyKEqHQk/S220/1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_1aaL5LLe_iQ/Rped1HVVzAI/AAAAAAAAABU/EAwy-6dlLnU/s72-c/pinokyo.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
