1.Kuzeyde bitmeyen akşamlarda sobanın yanında kurulmuş saatli bir bomba gibi dururdu Ahmet Haşim’in şiirleri ve akşamları okurduk, kalbim. 2. O Belde diye bir yere kaçmak niyeti miydi beni saran bilmeden, doğrusu şiirin de afili ruhuna çokça sızamadan. Yalnız Ahmet Haşim’in bir tür süper kahraman olduğunu düşünerek, elbet çocukça, hırçınca bir şeydi, fakat Haşim neden bir süper kahraman olmasındı. 3. Babaannemin adı yazılı onuncu sayfasında mukaddimenin altında. Nedenini bilemediğim sorulardan biri de bu. Adamın nasıl da yüzüne hücum etmiş seneler meneler, nasıl da kederlerin mengenesinde zulme biat etmiş, diye başlayıp bitmeyen savruk, acemi, hergele paragraf da düşülmüş ya altına. 4. Babaannem bir sene sonra ölecekti ve ölüler ya dönerse diye beklettiği su tası da kalkacaktı mutfaktan. Haşim’in şiirleri 40 baskısıydı, devlet baskısıydı. Sonra yâd ellere düştü o kitap. O kitaptan ezberlediğim şiirler de düştü benden. Yerine koyamadığım duygular gibi gelişen garaip nedenler uydurdum. Aldırmadım, şair olmanın nedenlerine. Şair olmanın nedenleri deliliğin kevgirinde içrekti. Bütün şairlere oh olsundu. 5. Seksenlerin başıydı. 6. Dışarıda şiddet çiseliyordu akşamları, kar bile mosmorarıyordu ve işe bakın ki Haşim’in bulabildiğim tek fotoğrafı, astığım duvarın belleğine bir atom karınca gibi işleniyordu ve odadaki garip adamın suratına bakanlar tekrar bana dönüyorlardı ‘bu kim a oğlum, a tombul yanak’ içlenmeleri arasından şiirler fışkıran bir gözyuvarlağı buluyorlardı, bir de ufarak küfürler... Bana ayrılan en soğuk odaya girip yaptığım şiir deneylerinden öğrendiğim ilk gerçek bir ölümlü olmadığımdı. İşe bakın. Halk kütüphanesine gidip kimsenin yüz vermediği kitapların arasında geçiriyordum günlerimi, eşli kitapları da çalıyordum mutlaka. Ben almasam bir devir daimde fiziki yetersizlikten dolayı eskiyen kitaplarla kardeşçe çöpü boylayacak kitaplardan. Devlete de oh olsun. 7. Şiirden medet uman birkaç iyi adamdık. Birbirimize şiirler okuyamıyorduk utançtan. Şiirin yüksek sesle okunduğunda ortaya çıkacak endişelerden ürküyorduk. 8. Kimseye okuyamıyordum yazdıklarımı. İçimden delice, bağıra çağıra okumak geçiyordu oysa. Kendime uydurduğum nedenlerin ellerinden tutarak şehir mezarlığına varmıştım. Denize göz kırpan yakışıklı tepede, en ıssız, rüzgâra en yatkın, ölmeye en yakın, hayata en uzak köşeyi seçip okumuştum. Bağırarak ama. Ne kadar mutlandığımı anlatamam. Öyle garip bencileyin bir şeydi. Şiirlerime bir muhatap bulmuştum sonuçta. Mezar taşları hey... 9. Zalimlerin şiirden anlamamaları, ölülerin çoğunun şiirden anlamasalar da şiir karşısındaki sessizlikleri, dirilerin yazdıklarım karşısındaki sessizlikleri, hepsi birleşiyor, beni Ahmet Haşim’in O Belde’ye kaçışına özendirecek bir derdin umuruna ekliyordu. O Belde neredeydi yahut hangi yollar beni bu yolsuz beldeye ulaştıracaktı da içimdeki zembereğin medetsiz çevrimi, dur durak bilmeyen figanı böylece dinecekti. Çocukluk kahramanım Haşim ellerimden tutar mıydı da sonsuzca simli bu hayal ağına ekler miydi beni, diyordum, geceleri babamdan çaldığım Maltepe paketini yakıp tütsü niyetine, birkaç ulu şairin ruhunu çağırıyordum. Kimse gelmiyordu, şairlerin ötedünya yurtluğuna ulaşmaya Maltepe seansı ve büyülü dumanı çareler üretmiyordu. 10. Zalimlerin anladığı şiire mümkün olduğunca uzaktım. Mazlumların zulme karşı gösterdikleri sabrın bir tarafı sürmene pıçakları kadar keskinleşiyordu. Elbet onlar zalimler gibi şiiri elde bulundurulacak bir haz nesnesi gibi görmüyorlardı da neden şiir denilince dilleri uyuşuyordu, gözbebekleri leş gibi oluyordu. Haşim’in tek mısrada bile nasıl gidileceğini anlatmadığı beldenin haritasındaki tozu kaldıracak sebeplerim, nedenlerim olmalıydı. Haşim’in terekesi de zaten olancasına azdı. Böyleleyin az olmasında nice anlamlar barındıran bu şiirleri bir tefrika olarak görmek de ihtimaldi. Birbirini izliyordu şiirler... Birbirini andırıyordu şiirler... Birbirine tesanüt ediyordu şiirler... 11. Beni bana dolayan bu mefkûre, beni doladığı bana, duvarlar da örüyordu. Önümü görmek için araladığım ve aralandığım kitaplar ve dahi şiirler önümü tıkıyordu. The Waste Land yani Eliot’ın Çorak Ülkesi’nin karşısında Haşim’in O Belde’si... Ayların en zalimidir nisan. Gerçekten de zalim midir nisan. Peh peh...
Şairlerin aylara böyle kızgın olması karşısında dilim tutuluyordu. Haşim sadece ufak bir belde isterken, Amerikalı şair neden çorak da olsa bir ülke peşindeydi. O Belde... Çorak Ülke... Çorak Ülke bir ütopyadan çok olsa olsa şiirin ve tarihin ve dillerin kapılarından geçilerek varılan bir özülke olsa gerekti. O Belde ise yanında gezdirdiği çocuğun gözünde seyiren ufuklara, veremli bir anne olmak derdini çizen bir kadının tahayyülündeki belde. Duyum ve doğanın birleştiği yerdi orası. Annesi şairi ölümle terk etmişti. Ne gam. O yüzden her kadın, şairi terk edecekti. Bu sürgit devam eden bir şey. Bir gel-git bu, anbean şairin ensesini karartan... Bağdat kadar uzak veremli bir duygunun Haşim çocuğu kemirmesi... Kadın, deniz, gel-git, sararan Bağdadî akşamlar, veremli yanakların uzaklığını, her akşam kanayan ufkun uzak ve melenkolik güzelliğine eklerdi. Uzansa tutacak mesafede annesi, uzansa unutacak mesafede Bağdadî akşamların sararmış ufku, handiyse birbiriyle yer değiştirirdi. O akşamlar annesiydi, annesi her dem başlayan akşamın elleriydi. Tutardı Haşim çocuk annesinin ellerinden yahut ‘bulunmayacak bir melaz-ı hulya’nın ellerinden. O Belde’ye kaçamazdı ne yazık... 12. Dedemin anlattığı enteresan hikâyelerden biri de Alucra’da bir mağarayla ilgili olanıydı. Mağaranın girişinde iki kılıç duruyordu ve kötü niyetli, savsak, kara kalpli olanların mağaranın içine girmesiyle birlikte kılıçlar fırlıyor, kötülere saplanıyordu. Mağaranın içinde hazineler vardı. Türlüsünden geçilemeyecek altınlar falan, ah aman... Şiirin okuyucusuna kılıç gibi saplanmasını düşünmüştüm hikâyeyi dinlerken. Süper kahramanım Haşim beni duymamıştı daha o zaman. 13. İndiana’nın kırbacıyla Haşim arasındaki mesafe pek azdı oysa. Yalnız mahalledeki sarışın kızın anlayamayacağı denli bir mesafeydi bu. Ben ilgimi onun gözlerinden alamazken, o, kahpe şiirlerin tuhaflığında çalkalanan mahalle güzellerinin maestrosuydu. Evde bulunan uzun bir kemerle akla hayale sığdırılan kırbaç imgesiyle bir İndiana... İlk darbeyi özürden mözürden kaçınmadan o sarışın yiyecekti ve benim adım da hazırdı: İndiana Haşim. 14. İndiana Haşim’in bir kıza kemer sallamasının tek nedeni, şiir. Haşim’in karşısına Özdemir Asaf’ı çıkartan saçları saman sarısı, zekâsı kıtlık karası kız, özür dilerim, geç de olsa... 15. İndiana Haşim’e inanmayan kalmamıştı. O Belde olsa olsa bir deniz ülkesiydi. Ki şiirde denizlerden esen diye başlayan mısra da bunu kanıtlıyordu.
Apartmanın kömürlüğünde mizanpajını değiştiren cinlerle yapılan ahbaplık sonucunda anlaşılmıştı bu da. 16. Olacağı da bu idi. Akrabalarla çıkılan ada yolculuğu. Aklımda hiç şiir yok, demek saat altı, demek tehlikedeyim. Karadeniz’in tek adasının yapayaşlı ağaçlarla bezenmiş yanaklarındaki bir kaya parçasının üzerinden izlenen yosun yeşillerinin devasa karabasanı. İndiana Haşim boş durur mu hiç. Hemen atlıyorum. Sandım ki O Belde’deyim. Boğulmaya az kala doktorum olacak Alamanyalı akraba kıt yüzme bilgisine rağmen atlayarak kurtarıyor beni, sonra ters çevirip, ayaklarımdan sıkıca tutup silkeliyor, ciğerlerime erişmesin diye denizin çılgın tuzlu suları... Artık İndiana Haşim’i tarihin dolabındaki diğer hayal terekelerinin arasına katlayıp kaldırmanın tam da sırasıydı. Alamanyalı akrabanın yılansı fısıldamasıydı buna cevaz veren; şairsen sen de ağır başlısındır... 17. O Belde’yi aramak bulmaktan zor. Hayatımda bir devir kapanmıştı. Babaannem kendi tarihini, ciğerlerinden gelen son karaciğer parçalarıyla bir romanın son satırlarına nokta koyar gibi sonlandırmış, yaşıtıma okkalı, bin Haşim şiiri kuvvetinde tekme atmama sebep olan o sözle, tahtalıköyü boylamış, aklımın kazanında kaynayan ve zaten beni daha da epesmerleştiren sorulara yenisini eklemişti, acaba babaannem O Belde’ye mi kaçmıştı? 18. ¬Gazali İmam Dedenin ölümden sonra hayat kitabını kütüphanenin en karanlık köşesinden çaldım. Gazali İmam Dede, Haşim şiirlerinin yanında kendine müstesna bir yer bulmuştu. Babaannemin gittiği yeri öğrenmeliydim, O Belde orası olabilirdi, benim de hemen babaanneme yetişmem gerekebilirdi. 19. Gazali İmam Dedenin kitabını hemen çaldığım yere geri koydum. Aman Allah’ım. Bin bir başlı ejderhalar, kallavi yılanlar, nedensizce korkutucu zebaniler, boynuzları keskin, kuyruğu çatalsı ve zehirli yaratıklar, yok yok, babaanneme daha fazla ağlamalıydım, birkaç yüz kere Aman Allah’ım ve aman Haşim. O Belde bura olmamalıydı, Gazali İmam Dede neden böyle yazmıştı. Ölmemek için bir ab-ı hayat olmalıydı, ya süper kahramanım Haşim, bana, O Belde derken bir sonsuzluk suyunun aktığı Kenan ilini, Yusuf güzelliğine belenmiş Nil kıyılarını ve Kuranı Kerim’de “Musa, Tuva’dasın pabuçlarını çıkar” denilen gizemli vadi Tuva’yı mı kastetmişti, e Haşim dede, bu bana reva mıydı? 20. “Millet süper kahramanını Süperman, He-Man, Voltran arasından seçer, sen üstelik çirkin bir şairi seçiyorsun kendine.” Mahallenin yeni fıstığı bir esmerdi ve Allah cezasını versindi. Kendini kadın kahramanlardan biri sanıyordu ve ben o akşam aynaya baktığımda bıyıklarımın çıktığını görmüştüm ve Allah yardım etsindi, dumur olmuştum, yaşım yükseliyordu, on altı yaş fitine çıkmıştık, ben, babaannemin ölü türkülerinin hayali, süper kahramanım Ahmet Haşim ve yeni fıstık...
21. Bu yeni fıstık Haşim’e çirkin demişti, duymuştum, pataklamalıydım. Fakat yanına ulaştığımda onu pataklayamayacağımı anladım. Gözlerine bir baktım, Allah’ım bana bir haller oluyor, O Belde sakın o gözlerin içinde bir yerde olmasın. Hıh! Onca beladan, serüvenden, beladan sonra, sen gel O Belde’yi bir esmer fıstığın gözlerinin içinde bul, laf... Elbette bu işin neşvünema bulduğu ilk hadiseye rücu etmeliydim. Aklıma hücum emrini vermeliydim artık. Yoksa bu fıstık bana çok çektirecekti. Beni melali anlamayan neslin eline teslim edecekti. Süper kahramanım Haşim dede o gece rüyamda belirdi. Bir beliriş ki sormayın. Elinde deste deste kitap, gözleri çakmak çakmak ve hırçınca savrulmuş o kitaplardan görebildiğim birkaç mısra falan, o kadar. 22. Rüyamda görebildiğim mısraları sabah hatırlayamıyordum. Bir terslik vardı. Şamar yemiş gibiydim, tarihten ve şiirden... Öyleyse ben de tarihe ve şiire gereken şamarı atmalıydım. Kalktım Haşim’in şiirlerini, duvardaki fotoğrafını, kalbimdeki yerini, babaannemden kalan hatırasını, çirkin ama hakikaten yakışıklı suratını, O Belde’yi falan işte attım bir kenara. Kendime daha ciddi işler bulmalıydım, o esmer fıstığı tavlamalıydım, kendime çevik mısralar edinmeliydim... 23. Demem o ki öyle geçti biraz bilmem kaç süre, saymadım. Artık O Belde’yi yeniden aramanın zamanının geldiğini tekrar anladım. Bir sabah çıktım tekrar sokağa, otuz yaşımı da aldım yanıma, yanımda yazdığım şiirler, yanımda tekrardan geri dönülmüş bıçkınlıklar, terütaze serseriliklerden, savulun, bitmeyecek kaidesiyle, savurgan sonsuzluğuyla süper kahramanım Ahmet Haşim geliyor peşimden...
------------------------------------------------
Hamiş: Yukarıdaki fotoğrafta görünen Ahmet Haşim'in mezarı uzun süren ilgisizlikten dolayı kaybolmuştur. Beşir Ayvazoğlu, Haşim'in biyografisini yazarken bu kaybın farkına varıp mezarı da kaybolduğu yerden çıkartmış, etrafını saran dikenleri temizletmiş ve ziyarete açılmasına önayak olmuştur. Bu bence bir şairin biyografisini yazmak kadar önemlidir.




0 yorum:
Yorum Gönder