Eskişehir ekspresindeyim.
Önden üçüncü lokomotif, pencere yanı, rulman. Masanın üzerinde Adorno. Açık kalmış moleskine defter. Hem okudum hem yazdım durumu.
Küçük kasabalardan geçiyor tren. Yeknesak evlerin, buhurlanmış sokakların arasından zıplayan bir kırkayağın içindeyim gibi hissediyorum.
Yanımda oturan yaşlıca kadın. Gözleri öyle derin. Öyle sonsuz. Trenin raylara sürtünürkenki çıkarttığı ses var bir de o kadının çektiği tespihin ince derin şıkırtısı. Makas değişimlerinde duyulan rayların ayini.
Eskişehir ekspresindeyim.
Ben sanıyorum ki Trans Sibirya Ekspresi’nde yahut Orient Ekspres’teyim. Yanımda oturan kadın da Agatha Christie. Cinayetleri ‘küçük gri hücreler’ dediği beynini kullanarak çözüyor. Miss Marple tipini hatırlıyorum. Birden Eskişehir Ekspresi’nden çocukluğumun ilk yıllarından birine atlıyorum.
Işıklar kesilmiş. Taşrada yaşayan her çocuğun uzun kış gecelerinde karanlıkta kaldığı, korktuğu bir anısı vardır muhakkak. Işıklar kesilmiş evet. Suat’la kaçtığımız köy evinin içinde kaldık böylece.
Bisikletle aldığımız mesafe sonrası akşam çökmüştü. Omuzlarımıza çoktan çökmüştü. Yorgunduk. Köy evinde dinlenirken, elektrikler de kesilince yapacak başka hiçbir şey kalmamıştı. Gazyağını yaktık böylece. Işıklar gelene kadar bekleyelim demiştik. Sıkıntıdan evde bulduğumuz tek kitap olan Ölüm Çığlığı’nı okumuştuk gazyağı lambasında birbirimize. Ah Agatha ah.
Tren makas değiştirince irkiliyorum zatı.
Şimdi bir partinin kürsüsündeyim. Modernizm ve İslamcılığın uyuşup uyuşamadığını tartışıyoruz. Birden elektrikler kesiliyor. Mumlar yakılıyor. Karanlıkta kalmanın uhrevi bir yanı var. Karanlık ve arkadaşlık birleşince, ortaya acayip güzel hikâyeler çıkıyor. Birbirine eklenen kurgular, hikâyeleri biraz değiştiriyor ama gene de bu çocuksu yandan memnun kalıyoruz. Sonra birden aklıma geliyor, teknik ve medeniyetin bize sundukları hayatımızı kolaylaştırırken yerine başka bir hayatı ikame ettiriyor. Kim demişti unuttum, ben de öyle düşünüyorum: Ben tekniğin bana verdiklerini iade etmeye hazırım ya teknoloji benden aldıklarını geri verecek mi? Tabii ki vermeyecek. Bir Alman seyyah Burdur’da -on sekizinci yüzyılda sanırım- bir köye gider. Gölün çevresine kurulmuş köy, sanki dünyanın kenarında gibidir. Köylülerin neyle beslendiklerini öğrendikten sonra gölden balık tutulmadığını anlar seyyah; neden gölden balık tutmuyorsunuz, der. Köylüler gayet sakin biçimde buna ihtiyaç duymadıklarını, zaten ellerindeki yiyecekle ihtiyaçlarını giderdiklerini, söylerler. Zevk için de mi balık tutmazsınız, diye tekrar sorar seyyah. Köylü bu sefer biraz hiddetli, biz zevk için hiçbir hayvanı öldürmeyiz beyim, der.
Batılı zihnin anlayamayacağı bir şey. Bugün bir sürü çevre örgütü var. Uluslararası örgütlenmeler var. Bu kuruluşların başındaki insanlar ya da destekçileri günah çıkarır gibi bizden yardım istiyorlar. Ormanları, ağaçları korumanın bir medeniyet meselesi olduğunu söylüyorlar. ‘Bar bar’ konuştuğumuz için bize Barbar diyen Batılı zihnin medeniyeti bir kirlenme vesilesi yapmasına önayak olan felsefe de, ilerleme ve aydınlanma masalı da bizden çıkmış değil. (Biz her kimsek)
Ekspres yavaşlıyor biraz. Puşkin’in Erzurum yolculuğu geliyor aklıma, Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Notlar’ı. Omsk tutukevinden ‘yazmaktan men edilirsem ölürüm’ diye yazdığı mektup karısına. Yazmasam da yaşardım diyorum kendi kendime. Bir marangoz olabilirdim ve daha mutlu olabilirdim. Yazmaktan men edilirsem diye bir korkum yok, benim korkum medeniyetten men edilenlerin, yerine sundukları medeniyetin gaddarlığı.
Henry David Thoreau’yu neden çok sevdiğimi anlatan bir yazı için yağmurun altına atıyorum kendimi.
Tam ortasındayım yazının, hayatın ve yağmurun...

0 yorum:
Yorum Gönder