Bir Gün Kapınızda Hızır...
Bir Oda, Bir Saat Sesi
Bir oda, içinde bir saat sesi
Hayatın sırtımdan giden pençesi,
Ve beni maziye götüren bir el,
Eski günlerimiz, sessiz ve güzel...
Bulduğum kayıplar, her günkü yerin,
İşte konsol, ayna, köşe minderin,
Seccaden, tespihin, namaz başörtün.
Bir şey değişmemiş, sanki daha dün.
Yine ortancalar altı camının,
Dışarda sükûnu yaz akşamının,
Bahçemiz sulanmış, ıslak her çiçek.
Kapı çalınacak, babam gelecek...
***
Türk şiirinin içinde bazı metinler var ki, sessiz ve derinden sürdürürler yaşamlarını. Büyük şiir-küçük şiir ayrımında bazen ‘ayırıcı’ metinleri göremiyoruz. Ziya Osman Saba’nın yukarıdaki şiiri de öyle. İnsana temiz Türkçenin, güzel konuşmanın, maziyi nostalgiaya batmadan hatırlamanın ‘garip neşesi’ni veriyor. Türkçenin ‘sessiz’ harflerinin arasındaki eşsiz müziğin...
Başka bir açıdan, iman etmekle ilgili de bir şiir. Bektaşilerdeki zaman felsefesinin bir başka yorumu. Devre-i Yek, Devre-i Dü, Devre-i Se, Devre-i Çehar...
Bu anlamda Ziya Osman’ın bu muhteşem şiiri, doğrusal, kronolojik, geri döndürülemeyen zaman kavramına karşı çıkar. Döngüsel zamandan yana alır tavrını. Ardışık olayların anlamı, zihnin kalesinde çınlayan sesler ve görüntüler, bilinçaltının mücevher hayalleri, gündüz düşlerinin hareli renkleri, menevişleri, dalgırları hepsi birleşir, şiirin güzergâhından, imbiğinden damlayarak, kendi geçmişimizin ‘geçemeyen’ zamanlarına fırlatır bizi. Büyük Türk şiirinin kudretine iman etsek yeridir böylece.
***
Bizde gotik anlatı, gotik şiir yoktur. Samuel Taylor Coleridge, Yaşlı Denizcinin Türküsü'nde denizcinin ağzından mistik ve doğa üstü hikâyesini ileri-geri dönüşlerle şiirleştirir. Tıpkı Bektaşilerde olduğu gibi devamlılık ve tekrar öngörülmüştür. Coleridge’in ‘afyonruhu’ ile yazdıkları bizde zaten en doğal şekliyle gelişen hallerdir. Batı’nın gotik anlatısıyla hayal ettiklerini, Doğu zaten ‘gündelik bir farkındalıkla' yaşıyordu. Ne zaman ki cebir felsefeden ayrılıp matematiğin bir kolu oldu, ne zaman ki pozitivzmin lanetine kapıldık, işte o zaman gotik anlatılar, mistik haller ‘doğa üstü’ sayılmaya başlandı.
Zamanın hallerini anlamak David Lynch’in Kayıp Otoban filmindeki gibi karmaşık ve döngüsel. Yönetmenin Kayıp Otoban filmi bu durumu nerdeyse felsefeden zırnık metelik almadan gerçekleştirmekte. Film, ana karakterin evinin kapısının çalınmasıyla başlıyor. Kapıyı kimin çaldığını göremiyor ana karakter. Bu aynı zamanda filmin finalidir aslında; ama bu kez kamera dış kapıyı gösterdiğinden biz de kapıyı çalanı görürüz. Filmin başında evin içinde olan ana karakter kendi kapısını çalmaktadır. Bu bir tür zaman paradoksudur.
Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, develer pire iken...
***
Bir gün kapınız çalındığında birisi ‘Ben Hızır’ım’ derse n’aparsınız?
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)


0 yorum:
Yorum Gönder