YİRMİ BİRİNCİ ASRA NEF’Î’NİN YUVARLADIĞI BAKLA





Müteveffa: Kaç zamandır düşünmüştüm senle şiir hakkında konuşmayı. İşte biliyorsun ha deyince olmuyor. Üstelik şiir hakkında konuşmak için şiirin bizi çıkartması gereken seviyeyi yükseltmemiz gerekiyor.
Nef’î: Şiirin bizi bir yerlere yükselteceğini sanmıyorum. Öyle olsaydı eğer şiir de yükseklerde bir yerlerde olurdu. Sanat yüksek bir meşgale değil ki. Hakikat karşısında çaresiz olmak şöyle dursun, biz, hakikati tanımlarken bile çaresiziz ki hakikatin tanımlanmaya ihtiyacı da yok zaten. İnsan çaresizlik üzre doğuyor dünyaya. Yer küre içindeki her hareketimiz bir çare aramanın meşgalesinde ilerliyor. Bu anlamda şiiri de bir çare olarak göremiyorum ben. Sadece dünyayla kurduğum temasta elimde bulundurduğum bir şey şiir. Temas kurmanın bir şekli, biçimi; toprağı ellemenin türlü şekilleri gibi olancasına gündelik…
Müteveffa: Cânbâz, biliyorsun Farsça bir kelime. Canıyla oynayan demek, fedai de diyebilirsin bak. Şiirin böyle bir işlevselliği var, canınla oynuyorsun çünkü. Ben bunu pelikanların yavrularını kendi kanlarıyla beslediklerini öğrendiğimde düşünmüştüm. Şuara suresinde boş vadilerde gezinen şairlere azgın sapıklar uyar denildikten sonra zulme uğradıkları halde zafer kazananların müstesna olduğundan bahsediliyor. Kur’an’dan anladığımıza göre şair, zulme uğrayan biridir. Senin hakikat bahsinde anlattıklarına denk düşüyor biraz. İnsanlar arasında yalnız şairler zulme uğradıklarını söyleyebiliyorlar. Felsefecilerse fısıldıyorlar. Şu geniş omuzlu Eflatun da fısıldayanlardan. Şair olsaydı bağırabilirdi.
Nef’î: Doğrusu evet, haklı olduğun bir gerçek. Şiirler ve fikirler yaşayan her şeyi aşıp geçebiliyor. Öyle zamanlar geliyor ki kelimeler de yetmiyor artık. Sözü kalıplardan kurtarmanın bir yolu işte şiir. Kalıplar dedim, ne güzel söyledim. Kalbüd kelimesini bilir misin? Yine Farsça. Kalıp da Arapça. Birbirlerine akraba kelimeler, insanlar gibi değildir kelimelerin akrabalığı. Sınır mınır dinlemezler onlar, daha hürdürler. Sayılarsa bağımlıdır her zaman.
Müteveffa: Ben de içimden diyordum ki, ne zaman dil bahsine geleceğiz acaba. Senin bu dediklerin şimdikiler için boş laklakadan ibaret. Öz Türkçeyi duydun mu bilmem?
Nef’î: Hayır duymadım. Öyle bir şey varsa benim yazdığım Türkçe üvey mi o zaman?
Müteveffa: Herhalde birileri için üvey. Hemen kızma ama senin Bayrampaşacılar böyle bir Türkçeyle yazmanın faziletinden dem vuruyorlar bu asırda. Mesela bir romanda yazar “edebiyat öğretmeni” demiyor da Öz Türkçe olsun diye “yazın öğretmeni” diyor. Az daha unutuyordum, hemen homurdanma biliyorum senden sonra uyduruldu bu kelime de, Tanzimatçılar edepten türettiler edebiyatı. Şimdi sana; ekin veya sevi desem boş boş gözlerime bakarsın değil mi? O yüzden demiyorum.
Nef’î: Bir dost olarak içimde olan kralı/sen nasıl bileceksin?/Bakışını altın sarısı yüzüme çevirme/çünkü demir kanatlarım var benim…
Müteveffa: Rumî’den şiir okumana ne kadar sevindim bilemezsin. Ben de sana günümüzden bir şeyler okuyacağım. Sakın karşılaştırma yapma,bir doğru yanlış cetveliyle ölçmeni istemiyorum yazılanları: “Giyim./annem baban senin renkli,parlak şeyler giymeni yadırgıyor./ben ama Andy Warhol’a yakışıyor./annem o normal mi./ben peki ben normal miyim.” Efe diye bir şair. Biçime takmışlar biraz,birtakım şekilleri de şiire sokuyorlar. Şekiller bilirsin Dadacılarda da vardır. Apollinaire’in, “Bıçaklanmış güvercin ile fıskiye” diye bir şiiri vardır. O “s” ler,o soru işaretleri ne güzeldir. En azından Kübistlerin bir idealleri vardı. Mallarmè’yi unutmuyorum bu bahiste tabii. İma edilen anlamın aşırılığından dolayı biçimi bir üst akıntı gibi algılamak. Müteâl (transcendantalist, aşkın) bir şey belki. Şiir yazarken sana da olmuştur ara sıra, sözcüklerin anlamıyla sesi arasındaki uygunluğun keyfî oluşundan dolayı bazı dizeler düş kırıklığına yol açar. Mallarmè düzyazıya yakınlaşırken bile onun en yavan haline ulaşmak istiyordu bu yüzden. Sesler arasındaki rastlantısallığı azaltmak istedikçe bitimsiz dizeler kurduğunu görüyor ve biçime de bulaşıyordu sürekli. Bir zar atımı asla ortadan kaldırmayacak rastlantıyı. Sen de sesin dünyayla teması konusunu boşlamadın. Senden sonra Akif de ve Fikret de boşlamadılar. Şimdikiler için ses o kadar önemli bile değil. Bir yavanlık var belki ama Fransız’ın ki gibi değil. Ne dersin?
Nef’î: Tûti-i mu’cize gûyem, ne desem lâf değil…
Müteveffa: İş bununla da bitmiyor tabii. Türk şiirinin aslî sesinden vazgeçmeye çalışanların ortaya serdikleri şiir fazlasıyla yapay. Günümüzde yazılan şiirde mısra da kalmadı. Bir sürü şair var ama bir tek mısraları bile yok; şu şair de şu mısraın mübdii diyemiyoruz ne yazık. Milletin darda olduğu zamanlarda her zaman ilk iş şairlere düşmüştür. “Fikirde ve Sanatta Hareket” olmazsa, siyasette de hareket ve bereket kalmıyor. Ortama kene gibi yapışmış şairler sadece ihtiyaçlara cevap veriyorlar. İstekleri olmadığı için milletin duası olabilecek sözler de çıkaramıyorlar. Anlayacağın senden sonra işler çok değişti. Rekabet, ferdiyetçilik ve maddi müşevvikler liberal kapitalizm içinde, senden iki asır sonra görünmeye başladıktan sonra şu insan dediğimiz şeyin farklılaştırılması çalışması hızlandı şairim. Senin ölümünün ardından, on sekizinci asırda doğan Hegel,1806’da Fransız orduları Prusya’yı Jena savaşında yenilgiye uğratınca, Napoleon’u at sırtında Jena’ya giderken gördü. Aklî olan gerçektir ve gerçek olan aklîdir. Hegel’in ünlü sözü. Sonra ne mi oldu? Patlama anlatıyorum işte. Senin anladığın akıldan bahsetmiyor Hegel, batılı ferdin aklı neredeyse onunla oluşmuştur, bir de kartezyen var ama neyse biz konumuza dönelim. Kapitalizm başlangıçta işte Batılı ferdin haklarını devlet gücü karşısında teyit etmekle gelişti. Bak buradaki devlet de senin Murat’ının asla murad etmeyeceği bir devlet. Bütün bunların çerçevesinde iş hayatı doğdu, modern akıl gayri şahsî büyük bürokratik yapılar oluşturdu. Bu yapıların karşısında fert kendini kayıp ve çaresiz hissediyordu azizim. Dolayısıyla her insan tekine asgarî maddî kazanç, gıda, giyecek ve sağlıklı konutlar verildi. Yükselmekte olan mevcut kaynaklar bilimsel bilgiyle temin ediliyordu. Yirminci yüzyıla gelindiğinde demokrasi âlemşümul oy hakkı edindi. Ve sonra ne mi oldu? Parayı elinde bulunduranlar ticaret burjuvazisi yoluyla sanatı da desteklediler. Ve Keynes diye bir adam yirmi üç yaşında girdiği mülkiye memurluğu sınavını ikincilikle kazandı. Birincilikle kazanabilirdi, fakat en kötü notu iktisattan almıştı.
Nef’î: Ehl-i dildir deyemem sînesi sâfolmayana/Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil
Müteveffa: Şiirle cevap vermene çok seviniyorum. Ehl-i dil olan sensin benimse dilim saf değil. Evet benim gönlüm bir kitapçı dükkanı gibi. Ben kitapların bendegânıyım. Bundan dolayıdır ki sözüm eğri de olur doğru da; doğuruya ve yanılışa açığım ben. Üstümden esip geçer yedi düvelin rüzgârları, gık diyemem. İsmail’in dediği gibi, rüzgâra kılıç çekenlerin masalı benimkisi. “ölümü hüzünle geçmişlerdi, ateşe tapardılar./Kent eşiklerindeydi, ağlayışını duydular/Kestiler, biçtiler, dikmediler ve gitmediler/iğnelerine iplik geçirip beklediler/”. “Gerçek mermiler kullanıyor hayat gerçekten sıkı” mı demiş Furkan şair.
Nef’î: Hedeften tekrar namluya dönmek gibi tehlikeli bir iş yaptım ben, şiir yazdım. Bir meselem vardı. Üstünde çiy taneleri dolu bir sümbüle benzeyen ve inciler saçan kalem elimizde ya, varsın, murat kadehi elimizde olmasın…
Müteveffa: Seni böyle dertlendireceğimi bilseydim konuşmayı hiç buralara getirmezdim azizim; ama işte sen de şiiri ilk sokağa çıkaranlardansın. Geldiğimiz yerden bakınca artık şiirin siyasî bir karakter taşıdığını görüyoruz. Anti komformist de diyebilir miyiz ya da şiirin en önemli yanı sayılara düşman olması mı?
Nef’î: Tarım, Filistin’de İÖ yaklaşık 6000 yılına doğru ortaya çıkıyor. Beslenme gereksinimi, erzakların bir sonraki yılın ürünleri yetişene kadar sayılması ve saklanması işini zorunlu kılıyor ve uygarlık muhasebe ve noterlik üzerine kuruluyor. Tarihçiler, yazının doğuşunu ekonomik gereksinimlere bağlamaktadırlar. Biliyorsun ilk alfabe Fenike alfabesidir, sadece ünsüzlerden oluşur(ünsüzler yokken şiir yazmak ne zahmetli olurdu),daha sonra gelecek olan birçok alfabenin temelidir üstelik. İbranî, Nebatî, Arap, Brahmi alfabeleri ve Yunan alfabesi sonra da Etrüsk, Latin, Kiril alfabeleri. Şiirin tüm bunları dışta tutan yanı önce sözde vücut bulmasıdır. Homeros yazmayı bilmezdi, kördü. Âdemoğlu’nun ilk destanları da halk tarafından ezberlenip yine halkın hafızasında yaşamıştır. Şiir öteden beri ya destansı kişiliklere yaslanır ya da büsbütün şairin kendisi destansı bir kişilik edinir. Senin de bildiğin gibi daha sonra papirüs rulolarından(rotulus, volumen) kâğıt defterlere(codex) geçiliyor ardından da ta Strasboug’lu Gutenberg’e kadar süreç işliyor. Şairin bu sürece yönlendirici olarak katıldığı anlar çok azdır. Sayılar üzerine doğan uygarlığa düşman olmuştur şair. Benim zamanımdan da önce yaşamış, batılı inkılâpçılar “şehir hürriyet verir” derlerdi. Çünkü orta çağda kasabalara kaçanlar kölelik bağlarını kırıyorlardı İtalya’da. Aynı İtalyanlar banka ve kredi metotlarını ve tekniklerini keşfettiler ve bankacılık ve maliyetçilikte kullanılan İtalyanca tabirler günümüze kadar geçerliğini korudu. Dante yeni işadamı sınıfından, sonradan görme zenginlerden nefret ederdi. Yeni toplum bayağı ve kabaydı. Kendisi de zaten rahip olmadığı halde eğitim görmüş ilk orta çağlıydı. Ve Dante şöyle der: “Benim için dünya ülkemdir, tıpkı balık için deniz gibi”. Biz Batı’nın kıyısında alternatif bir edebiyat ve müzik yarattık. Şimdikiler o kültürü Akdeniz havzasının ucube tarafı gibi görüyorlar. “Biz hazân ü hâr kaydinden berî bülbülleriz/Sîne-i pürdâğımızdır bâğımız gülzârımız”.
Müteveffa: Belki abes kaçacak ama bir Batılı şöyle diyor: “Büyük kentlerde yaşayan insanların karşılıklı ilişkilerinin belirleyici özelliği, gözün etkinliğinin kulağın etkinliği karşısında hissedilir bir ağırlık taşımasıdır. Bunun temel nedeni, toplu taşıma araçlarıdır. Ondokuzuncu Yüzyılda otobüslerin, trenlerin ve tramvayların yerleşmesinden önce, insanlar birbirleriyle hiç konuşmaksızın dakikalar, hatta saatler boyu birbirlerine bakmak durumunda kalmamışlardı.” Georg Simmel, Mélanges de philosophie rélativiste, Paris 1912. “Başkasıyla karşılaşmanın en iyi tarzı onun gözlerinin rengini bile fark etmemektir.”, Emmanuel Levinas.
Nef’î: Alıntılarınla nereye varmak istediğini az buçuk anlayabiliyorum sanırım. Az önce Homeros’tan söz etmiştim değil mi? Odysseus’u hatırlarsın, onun, başka dünya gereksinimi yoktu. İnsanoğlu sonradan kabına sığmamışsa, kötülüklerin çoğalmasına sebep olmuştur. Başka denizlerin düşü, öteki dünyaların talanına, medenî olanların acımasızlığına yol açmıştır. Medenî olmak, medeniyetin elinde olmak acısız olmaktır; her acının başka bir acıyla geçiştirilmesi sonucunda âdem torunu kaderini değiştirebileceği zannına kapılmıştır.
Müteveffa: Haklısın şair. Hem artık “kader” bile “şans” diye tanımlanıyor. Ve evet, yaşam yaşayanı sever. Chateaubriand ne demiş, ne demiş Chateaubriand: “Müphem olan şeyin gerçek şişkinliği”. Senden sonra gelmiş bir şairden, Şeyh Galip’ten bir beyit okuyayım sana: “Gencînen olsam vîrân edersin/Âyînen olsam hayân edersin”. Gencînen, biliyorsun hazine demek. Ne müthiş değil mi? Aynan olsam, bana baksan, sen kendine âşık olmak yerine, yine beni kendine hayran edersin. Hazinen olsam dağıtırsın tarûmar edersin. Modern zihnin asla anlayamayacağı dizeler. Bu iş böyle Cenap Şahabettin’e kadar gidiyor. Şahabettin’den sonra Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’de lirik bir damara yaslanıyor. Haşim Bağdat’dan Beyatlı’da Üsküp’ten gelirler. Modern şiir gurbetten doğmuştur tezi için önemli bir nokta; ama muharririn anlamadığı bir şey var, o vakitlerde oralar gurbet değildi. Her biri bir Türk iliydi. Daha sonra Türklerin İstanbul’unda Tevfik Fikret, Mehmet Akif ve devamında Nâzım Hikmet’le şiirimizdeki ethos karakteri aslî sesine çıkarma yaptı. Pathosta deyim kullanımı nerdeyse yoktur ama Ethos geleneği deyimler kurmayı sever, tahkiyeye dayanır, bunu sen de severdin şairim. Ve Nâzım Hikmet Batum’da İzvestiya adlı bir gazetede gördüğü Mayakovsy’nin bir şiirinin biçimine kapılarak, üstelik Rusça da bilmiyordur daha, ilk modern şiiri yazar: Açların Gözbebekleri.
Nef’î: Ben artık yoruldum. Vakt irişti, irileşti ahîr zamanı dünya ovasının. Senden öğrendiğim şu garip dizeleri yine sana emanet ediyorum, hoşça bak zatına: “adımızı sorarız birine, o bize adını söyler”